Hepimiz yaşamın içinde yol alırken, sık sık çevremizin tehdit altında olduğunu, ozon tabakasının zarar
gördüğünü ya da delindiğini, hava kirliliğinin kabul edilebilir sınırları çoktan aştığını işitiyoruz ya da okuyoruz.
Bunlara ek olarak, görüntü kirliliğinin ve kaliteli yaşama koşullarının giderek bozulmakta olduğunu da öğreniyoruz.
İnsanı çevreleyen yaşama unsurlarının, havanın, suyun, toprağın kirleniyor olmasının, yerkürenin acı çekiyor olmasının sorumlusu, başka gezegenden dünyaya gelenler değil, bizleriz, biz dünyalılarız...
Olup biten tüm olumsuzlukların başında topluma bakış açımız var. Temiz bir kente sahip olmak
için atalarımızın dediği gibi, “herkesin kapısının önünü temizlemek gerektiği...” eylemi ne yazık ki artık mümkün
gözükmüyor. Bu anlamda bireylerin tek tek sorumlulukları ya da yanlışlıklarından çok kamu yönetiminden
sorumlu olan görevlilerin ya da ülke yönetiminden sorumlu olan politikacıların yanlışlıklarından sözetmek
gerekir.
Çevremizin giderek bozulma süreçleri, bizi bir girdabın içine aldı, yani birey olarak kişisel bir fayda elde ettiğimizi
düşündüğümüz süreçlerde, aslında elimizde varolan değerleri kaybediyorduk... Küçük çıkarlar sağladığımızı sandığımız bir erişim noktasında aslında yokolma süreçlerini hızlandırıyorduk. Kentlerde yaşamak için hiçbir tepki vermeden, şehirlerimizin abuk sabuk, çirkin yapılarla dolmasını yavaş yavaş kabullendik, insana ne saygı duyan ne de insana dair ölçeği hesaba katan, tuhaf, cam ve beton yığınlarıyla oluşan binalara razı olduk.
Kamusal alanlarımız giderek çirkinleşti, binaların içleri, dışları tuhaf, çirkin malzemelerle, sözde “süslendi” dediler,
“ yaratı ve farklı dizayn” gibi parlak sözcüklerin arkasına gizlenerek... Her gün görmeye alıştığımız yapı elemanları, malzemeler, dekor unsurları bile kullanılmadan bir köşeye ya da depoya atılmış oldu. “Her gün daha çirkinleşen çevremizdeki iç ve dış cephe mimarlık unsurları, bir gün gelecekte hoşumuza gidebilir düşüncesiyle yerlerini almış olsalar, belki pek sorun olmazdı” demek geliyor insanın içinden ama o gün geldiğinde, kimbilir, artık eleştirel bir bakışa sahip olabileceğimizden bile endişeleniyoruz biz...
Eğer biz insanlar, dünyayı kurtarmak istiyorsak, önce kendi hayatımızı kurtararak işe başlamakla doğru bir şey
yapmış olacağız düşüncesindeyiz. Hep birlikte müthiş bir enerjiyle ve toplum olarak günlük hayat kalitemizin giderek bozulmasının önüne geçebildiğimiz zaman, atalarımızın dediği gibi sadece kapımızın önünü temizlemiş olmakla kalmayacağız, aynı zamanda yıllardan beri bizlere ”tüketici“ takma adını takan ilkel, vahşi kapitalizmin politikalarına da bir tekme atmış olacağız.
14/12/2008, Şefik Birkiye, Binfikir Gazetesi Kasım 2008 sayısında yayınlanan köşe yazısı