İçimizdeki ortak dil belkide, bazen farklı dillerde olsa da gönlümüzün derinliklerine inebilen en büyük zenginliğimiz. Folklorümüzün gülü...
İlk kez 1913 yılında Ziya Gökalp tarafından bahsi geçmiş folklorün Gökalp’in tabiriyle halkiyatın. Folklorün toplum içinde önemli bir bağlayacı, birleştirici bir unsur olduğu Cumhuriyet döneminde gözden kaçmamış. Ne garip bir tesadüftür Anadolu Halk Bilgisi Derneği’nin kuruluşunun Mustafa Kemal’in dönemine denk düşmesi. Belki de Mustafa Kemal devrimlerinin başarısının altında yatan en büyük etken buydu. 1927 yılında Ankara’da kurulan bu kurum Anadolu’da bir çok derlemeler ve araştırmalar yapmış. Bu araştırmalar aslında geleneğimizin bir parçası olan halkevlerinin oluşmasına büyük katkılar sağlamış.1932 yılında açılan halkevleri Anadolu aydınlarının, cumhuriyetçilerin yetiştiği yerler olarak yakın tarihimizde yerini almış. Bu aydınlanma birilerini rahatsız etmiş olacak ki 1950 yılının sonunda halkevleri tamamen kapatılmış. Yine de 1927’de başlayan ve 20 yılı aşan bu süreç Türküce dilini tekrar hayata geçirmeye yetmiş. Bugün dinlediğimiz birçok ninni, türkü, deyiş... aslında o günlerin mirası.
Ne garip tesadüfdür kültürümüzün yozlaşmasının Arap ve Amerikan emperyalizmi altına girmesinin 1980 sonrasına denk gelmesi. İşte bu kara günler 20 küsür yıl uyumamıza önayak oldu. Yakılan kitplar, toplatılan arşivler, Kul Ahmet gibi insancıl sözlerinden dolayı hapislere atılanlar hep bu kara dönemin gölgesinde yaşanmış. Neyse ki 2000’li yıllar intenet dönemini başlattı. Her ne kadar zararları yabana atılmayacak kadar çok olsa da internet, araştırma ruhu olan insanların imdadına yetişti. Bağımsız düşünen bireylerin oluşmasına büyük katkı sağladı. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım bu gün bir çok kültür hakkında araştırma yapabilme olanağımız var. Gerçi bu araştırmalar sadece bazı kapıların anahtarları. Kapıları açmak için yine zaman ve emek gerekli...
Beni bütün bunları yazmaya zorlayan son günlerde dinlemekten usanmadığım bir çalışma. Yazının başlığı olan Türküce de aslında bu çalışmanın adı. Fikret Dikmen’e ait dörtlükler Lütfü Gültekin’in sazında nefes bulmuş. Albüm Lütfü Gültekin’in diğer albümlerinden biraz farklı. Gültekinler bu albümde çok sesliliğin iyi ve yerinde yapıldığında zenginlik olabileceğini örneklendirmişler. Çalışmada Fikret Dikmen’e ait “Bülbül ne gezersin, Dağlar ulu avcı yaman, Türküce” nin dışında sözleri Aydın Öztürk’e ait “Ağlamaklı kaldım”, sözleri Ozan Telli’ye ait “Deli gönlüm, Sabah olsun, Şükür” sözleri Aşık Hüdayi’ye ait “Hırsızlar” gibi eserler bulunuyor. Çalışmadaki eserlerin tamamının müzikleri Lütfü Gültekin’e ait. Gültekin ayrıca sözlerini de yazdığı “Ne güzel” türküsüyle memleketine özlemini daha doğrusu aşkını dile getiriyor. Albümün ilgi çeken bir başka yanı ise Ertan Tekin, Soner Akalın, Engin Arslan gibi isimlerin yanında Belçika’da müzik yaşamlarını sürdüren Vardan Hovanisyan, Dadmehr ve Aykut Dursen gibi isimlerin yer bulması. Albümde Emre Gültekin, cura, çöğür, kopuz, bağlama, divan, perdesiz bağlama,bendir, bas bağlama gibi bir çok enstrümanı hakkını vererek çalarken sesiyle babasına eşlik ediyor. Kelimeleri fazla uzatmadan yazımı Fikret Dikmen’in dörtlükleriyle sonlandırayım;
Kimi aşıkların yanık telinden
Kimi bin yıllardır süzülmüş gelmiş
Kimi şekil bulmuş usta elinden
Kimi mısralara dizilmiş gelmiş
Kimi yar gibidir kimi de ana
Kimide sığmamış saraya hana
Kimi baş kaldırmış şaha sultana
Kimi nasihatlı söz olmuş gelmiş
Kimi Pir Sultan’la gelmiş bu yaşa
Kimi Seyrani’yle vermiş baş başa
Kimi Bedrettin’le tutulmuş taşa
Kimi Nesim’yle yüzülmüş gelmiş
Kimi yüreklerde şifasız yara
Kimi, sevdalanmış çıkmış firara
Kimi bu Fikret’in derdine çare
Kimi alnımıza yazılmış gelmiş
28/11/2008, Cüneyt Tamoğulları