Doğduğunuzşehir, aile ve çocukluğunuz sizisarıp sarmalar. Dünyanın neresine giderseniz gidin bu iki özelliğiniz sizinle beraberdir. Hiç o yeni şehirliolamazsınız... Brükselliyim, Romalıyım, Parisliyim, Kaliforniyalıyım diyemezsiniz... Türkiyeli olmak gururlandırsa da, içinizdeki özlemlehüzünlendirir.
Benim şehrimde bayrama katılmak isterdi çocuklar... Bayramda yürümek, şiir okumak, izci olmak hep düşlerini süslerdi.
İnsanlar eşitti bizim küçük şehirde, bunu yalnız çocuklar bilirdi belki de. Gelişmiş birinin Romen arkadaşıyla övündüğünü hiç görmemiştim, ama Romen arkadaşıyla övünen bir kardeşim vardı. Onu çok kıskanırdım, nedeni bir Romen arkadaşı olmasıydı. “Zahide ile arkadaşlığını keseceksin” dediklerinde, “niye?” diye yalnız bana sormayı akıl etmişti bir uyku öncesi. Bilmiyordum ki, sadece ondan iki yaş büyüktüm. Bu dünyada bir şeyler olup bitiyordu, ama neler olduğunu henüz anlamamıştım. “rengi kirli ya ondan olabilir” demiştim. Genelde Zahide’nin yüzü hem kirli hem de siyahtı, çocuk aklımla siyah demekten utanmıştım, kirliliği daha doğal gelmişti bana.
Arkadaşının suratını beyaz tebeşir tozlarıyla boyayan kardeşim, onu boyarken kendi suratını da boyamıştı. Birbirlerine bakıp gülerken yakaladım onları. Aynı kardeşim bir gün de Zahide’nin izci elbisesi yok diye ağlamıştı. Zamanın Cumhurbaşkanı’na mektup yazıp izci elbisesi istemişti Zahide için. Bir mektup, bir de kağıt para gelmişti Cevdet Sunay’dan.
Kardeşim; “O mektubu hiç okumadım biliyor musun?” dediğinde 45 yıl geçmişti aradan. Önce heyecandan okuyamamış, sonra da kaybetmişti. Okul müdürü parayı ve mektubu vermek için odasına çağırdığında; “siz Cumhurbaşkanı’nın akrabası mısınız?” diye sormuştu.
Ne yazılan mektuptan ne istenen izci giysisinden haberim vardı. Kardeşim başını sallamıştı, ürkek; “evet akrabasıyız....” dedi. Belki de yazdığı mektupla başlamıştı akrabalığımız.
23 nisan öncesi okul müdürü arkadaşımın masasında, bayrama katılmamak için yazılan dilekçeleri gördüğümde; gözlerim dolu dolu oldu. “Seyahate gidecekler de izin istiyorlar” dedi.
Yıllar önce çok ağlıyor diye kardeşimi kınarken, ta bu yaşta ben ağlıyordum, bir 23 Nisan öncesi.. Biz mi başkaydık, o zamanlar çocukluk mu başkaydı, ya da benim doğduğum yaşadığım Çanakkale mi farklıydı... Görüştüğüm çocukluk arkadaşlarıma sordum; bayramlar çok önemliydi onlar için de, bu yaşlarında bile bayram heyecanı vardı yüreklerinde; nedensiz, garip, tatlı ve hafif hüzünle karışık.
23 Nisan demek; beyaz ayakkabı, organze, tül, saten demekti... Gelin, köylü kızı, avukat, doktor, öğretmen demekti...
Beyaz çorapların en güzeli 23 Nisan’larda giyilirdi. Yepyeni ayakkabılarımın ayağımı hiç acıttığını hatırlamıyorum. Kollarım üşümezdi, kısacık eteklerin altında çiroz bacaklarım; dimdik dururdu. Çanakkale’yi, doğduğum şehri özlüyorum. İzci kıyafetli kardeşimi, onun Romen arkadaşı Zahide’yi özlüyorum... Gelin oluyorum rüyalarımda... Melek oluyorum, sabahı ediyorum çocukluk düşlerimle.
Bayramlarda Türkiye’yi, bence en çok dedeler nineler özler... Kayseri, Ankara, Mardin, Isparta, Emirdağ, Afyon ve diğerlerini düşündükçe bir hüzün kaplar onların içini...
Yurt dışında yaşayan ninelere, dedelere “selam” diyorum, bir 23 Nisan öncesi...