BRÜKSEL'E VEDA Bir an için bir hayal kurun ve kendinizi o hayalin içinde düşünmeye başlayın. Belçika’dan ayrılıyorsunuz ve daha önce yaşadığınız kentinize köyünüze dönüyorsunuz… Brüksel’de bıraktıklarınızdan neleri özlersiniz. Kolay bir karar mıdır ayrılmak?Geriye hiç bakmadan dönüp gidebilir misiniz?
Kolay değildir ayrılık. Ne zaman bir tren görseniz ya da havalanan bir uçak içiniz yanar.
İki vatanlı olmak hem çok güzel, çok çağdaş; hem de biraz yüreğin dayanma işidir. Duyguları ağır basan insanlar böyle bir yaşamın içine girmemeli, iki taraflı ayrılık var içinde. Her zaman hasret kalacaksınız birine… Üzüntüsünü yaşarken çok daha fazla üzülebilir insanoğlu.
Benim için de ikinci bir vatan gibi oldu Brüksel. Çocuklarımı mutlu etti; suyu, havası, kokusu. Çocuklarım evlat sahibi oldu o ülkede, beni de mutlu etti... Torunlarım doğdu, torunum yürüdü, konuştu, dilini seçti, okuluna gitti, doğum günlerini kutladı…
Hep yollarını gözlesem de şimdi onların anılarıyla neler hissettiklerini adeta görebiliyorum. Geriye bakmadan gelemeyeceklerini; canlarının, sevgilerinin bir kısmını Evere’de ya da başka bir semtte başka bir mahallede bırakacaklarını, kararmayan gökyüzünü özleyeceklerini biliyorum. Biliyorum semt pazarını arayacaklar, Aldi’yi ya da başka bir marketi rüyalarında görecekler, Zaventem’deymiş gibi hissederek uyanacaklar; bizlere bir soluk kadar yakın olduklarını anlayıp içlerinde sevinç dolaşacak.
Onlar gittikleri yere dönecekler, ama döndükleri yer; ne bırakıp gittikleri yer, ne de bırakıp geldikleri yer ilk gittikleri yer… Onlar için iki yerin, iki şehrin de farklı anlamları var. Sokak ışıklarını, otobüsleri, meydanları her şeyi fotoğraflardan görüp hatırlayacaklar, anacaklar anılarını dostlarıyla paylaşırken.
Hani benim bir köşe yazım vardı okuyanlar bilir; ben de çok seviyorum o yazımı, arada sırada okuyorum aklıma geldikçe. Eski fotoğraflara bakarken hüzünleniriz demiştim o yazımda. En mutlu günümüzde çekilen bir fotoğraf bile olsa boğazımızda bir şeyler düğümlenir, işte; yaşanan bu duygu aslında. Onların ayrılık duyguları.
Ben bir daha Brüksel’e gelir miyim gelmez miyim bilmiyorum, ama ben de Brüksel’i çok özleyeceğim. Uzanıp söndüreceğim bir lambam ve uyuyacağım bir yatağım yok artık. Ancak belki bir gün bir otel odasında Brüksel sabahına uyanabilirim. Bir sevenimle, seninle seninle belki de seninle, bir fincan kahve içebilirim, ama kalbimin attığı bir yer değil artık. Bizler şanslı mıyız değil miyiz bilemem, ama bundan yıllar önce Köln için ayni şeyleri hissetmiştim. Ne tuhaftır ki gezmeye bile gitsem ayni gizli özlemi yaşadım yüreğimde, Dom Kilisesinden gelen her çan sesi bana orada geçirdiğimiz güzel günleri, çocuklarımı ziyarete gittiğimde yaşadığımız evi hatırlattı, anılarım oluşmuştu sokaklarında. Bir defasında sordum oğluma. “Köln’ü özlüyor musun? “ diye sadece, “Orada her şey çok güzeldi, güzel günlerimiz oldu” dedi..
Bir de oğlum işyeri değiştirdiğinde çok duygulanmıştım. Çalışanlarla iş arkadaşlarıyla çektirdiği fotoğraflara her bakışımda oğlumun yüreği sızlıyor, özlüyor sandım. Sanki o üzülüyor, hatırlıyor, anıyor ve gitmekle gitmemek arasında yaşıyor gibi geldi bana. Analar niye böyle yaratılmış acaba; acıya da hasrete de ortak, gelişi bayramım olsa da, “Onlar acaba mutlu mu endişeleri var mı, acaba içleri yanıyor mu, boğazları düğümleniyor mu? diye de düşünmeden edemedim.
Hoşcakal Brüksel!
Sanma ki yazmam artık, hasret ve mutluluk iç içe girince bana çok şey yazdırır.
04/08/2010, Filiz Tosyalı