Son yazılarımda sürekli olarak Belçika ile siyaset, sosyal ve kültür ortamına değinerek olumsuz yönlerini ortaya koymaya çalıştım. Ama şu günlerde bir Türkiye hastalığı olan Fransa ile bir demokratik deri alerjisi olan Türkiye’deki siyasi ortam çok dikkatimi çekti. Avrupa konusunda ciddi bir siyasi savaş içinde olan bu iki ülkede kullanılan dil konusuna değineceğim.
Evet, bu iki ülkede kullanılan dil genel olarak, her şeyden önce bir izge gibi işler. Yani, kullanılan dilin ya içerikleriyle hiç bir bağlantısı yoktur ya da herhangi bir bağlantı varsa bile bu yanlızca bir karşıtlık baglantısıdır. Hiç kimsede herhangi bir arayıs, çözüm veya ara teklif unsuru aramayın. Bu durumu bir güzellik salonunda çalışan “kozmetik uzmanı”na benzetebiliriz. Salona olağan bir görünümle girilir, çıkışta ise olağanüstü bir donanımla sokakla kucaklaşılır. Yazgının önlenemezliğine karşı yapaysal doğallığın gümbürtüsü karşı karşıyadır sanki. Pes yani. Mevlana’nın “ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” sözünün çoktan unutulmuş olduğunun en isabetli örneği budur. İşte, bu güzel örnekle sunu söylemek isterim; “kozmetik dili” çok seven siyaset ortamı, gerçekleri ve olguları bir dil gürültüsüyle, sözlerin karşıtlı göstergesiyle örtmeye, buharlaştırmaya veya gömmeye çalışırlar. Bu ortamda kullanılan sözçükler ve yazıların bir dilbilgisi olarak nasıl güdümlendirildiğine her geçen gün şahit olmaktayız.
Eğer bu durumdan, etkilenen bir toplum varsa hiç kuskusuz “hakem” görevini üstlenebilir. Tuhaf bir biçimde çift anlamlı bir islevsel dil kullanımında bulunan siyasi ortamı zorlayabilir. Kısaca, siyasi ortamda “toplumsal her zaman ekonomik’le” eşleştirilir. O toplumun daha başka ve birincil önemli değerleri hiçe sayılarak. Toplumun duyarsızlığından dolayı, ülke gerçeklerinin örtülmesi için zorunlu olarak kavramların çok bol tüketilmesinden ileri geliyor. Burada sorun ne nesnelerdedir, ne edimlerde, ne de düsüncelerdedir. Bence yanlızca kavramlardadır.
Ne yazık ki, çoğunluğumuzun dil bilgisi o kadar yetersiz ki; bağımsızlık, işbirliği, dostluk, vb, içerikleri ardına sığınmak zorunda olduğunu bile sezemeyiz. Bağımsızlığın ancak bağımsız, dostluğun ancak dostça veya işbirliğinin ancak ortak olabileceğini dikkate almayız. Resmi, bir o kadar da suni olan, sözbilim gerçeği üstüne yığılmış olan örtüleri kaldırarak yalanın ya da gerçeğin seçeneğini zorlamalıyız. Bağımsızlık ya vardır, ya yoktur; dostluk ya vardır, ya yoktur; barış ya vardır, ya yoktur, vs... Hiçliğe insanın ve varlığın niteliklerini vermeye çabalayan her sey açıkça suçluluğun imzasıdır. Unutmayın ki, insanlığın ” Büyük Aile”sinin bir üyesi de sizsiniz. Sonradan “Sabaha kadar düsünürüm nere gider” demeyin ...
26/06/2008, Mehmet Aydoğdu, Binfikir Gazetesi Haziran 2008 sayısı köşe yazıs