Son zamanlarda cereyan eden olaylara bakarsak barış, dostluk ve kardeşliğin ne kadar zor günler yaşadığını görünce üzülmemek elde değil. Baksanıza Amerika’nın gaddarlığı, Afrika Tanrı’larının gökyüzünden düşmeleri, Avrupa ülkelerinin yüzsüzlüğü ve Türklerin çıldırma süreci gibi çeşitli gözlemler ve olaylar akıp gidiyor. Ortada bir yığın çılgınlık olduğu açık. Ben de, her gün “Aman Tanrım bu ne kadar bolluk!” demekten kendimi alamıyorum. Ya siz?
Ama işin bir başka yönü de, unutulmamalı bence. Çağdaş söylemlerden uzak olan çoğunluğumuzun ve bir mevsimlik bilgisizliklerin gerçek yüzü; “sağduyu” ve “duygu”nun denetlemediği düşünceyi zararlı sayan şu eski ve kokuşmuş karanlıkçılık söylemidir: “Bilgi, Kötülük”tür. Çoğulcu demokrasi anlayışından yavaş yavaş uzaklaşarak, çoğunlukçu demokrasiye gider gibi görünen Fransa’da yaşanan son olayları değerlendirecek olursak, bunu daha iyi anlayabiliriz. Açıkgöz karcher hortumlar (tazyikli su hortumu) kralı I. Sarkozy’nin yabancılara karşı olan anlayışsızlığı, bilgisizliği ve özellikle doyumsuzcasına “zararlı” eski yürek ve kafa kökenli çıkışları, çağdaş insanda – yani her birimizde – sahici ve otantik bir kanıt aranmasının ne denli bir gereksinim olduğunu açıkça göstermektedir. Burada sahici unsurunu hem yerleşik ülkeler nüfusunda, hem de dünya nüfusu anlamında ifade ettiğimi belirtmek isterim.
Eğer adı geçen zatın sözlerini, verdiği demeçleri değerlendirirsek şöyle bir gerçek ortaya çıkar: “Sözlerimin hepsi, sizlerde varolan bir anlayışsızlığı ifade ediyor: ‘bönlüğe öykünmek’. Ama gerçek amaç sizleri daha iyi kızdırmak, böylece kendi işimize daha uygun biçimde sizleri bir güçsüzlük suç ortaklığından bir akıllılık suç ortaklığına sürüklemektir.” Bence bu tür düşünceler afyonlu felsefelerde gerçeklik bulur ancak.
Hiç bir yerde ve hiç bir zaman kimse “sizi anlamıyorum, öyleyse budalasınız” diyemez. Şiddetin uygun veya olumsuz şekli yoktur. Söylemlerle sözler de birer şiddet ifadesidir. Bir seçenek ve amaç olarak ya da istenilen hakların garantisi gibi sunulan sözlü veya devingen şiddete inanmamalı artık kimse. Hakları ve haklılığı savunmanın bir yığın yolu yordamı var. Bunların hepsinin tek adresi de “Barış kültürü” olmalıdır. Bunu söylerken de bu güne kadar barış üzerine düşünülmüş bütün kuramsal kaygılardan ve kahvehane hesaplarından uzak olmaya dikkat edilmelidir. Çünkü ateş artık sadece düştüğü yeri yakmıyor.
Barış kelimesi içinde daima ve yalnızca insan esası söz konusudur ve öyle kalmalıdır. Yani bir başkasının hayatına gösterilen ilgidir, kültürüne verilen ifade hakkıdır, daha da önemlisi ona karşı duyulan kardeşlik sevgisi olmalıdır, barış. Modernleşmenin arka bahçesine saklanmaktan vazgeçerek çağdaşlık kapısını hep birlikte aralamanın olanaklarını zorlamak daha verimli olacaktır. Anlamak, anlatmak ve aydınlatmak ne de olsa her birimizin doğasında bulunmaktadır veya olmaktadır. Ancak, aramak ve bulmak bize düşer. Aksine takdirde, gözlerimiz olduğu halde kendi körlüğümüzü, konuşabildiğimiz halde kendi dilsizliğimizi evrensel algılama kuralı düzeyine yükseltiriz. Eleştiri yapmaya boş vermemek gerek, fakat aynı zamanda da terazinin oku gibi doğru bir hakem olarak insanı insana gösterecek biçimde bir yaşama anlayışının doğmasına, yayılmasına ve de yaşamasına yardımcı olalım.
Bir gün barışa dair anlatacağınız bir anınız, bir hikayeniz olması dileğiyle.