Girişte karşıladı bizi. İngilizce olarak “Bu adam önemli biri, benim hayatımda çok önemli yeri var” dedi arkadaşlara. Hemen etrafa emirler yağdırdı. Şampanya ile karşılayın ve ağırlayın diye. Londra’da, Özers Restoran’dan bahsediyorum. Bizi karşılayan ise Sofra restoranlarının ve Özers’in sahibi Hüseyin Özer. Benim için hep “Hüseyin bey”. Onun ise ben hep “hemşerisi”yim.
Biliyorum yadırgadınız. Benim yazılarım böyle başlamaz. Ama bu yazı böyle başlamalıydı. Fazla insan bilmez ama Hüseyin Özer’in de benim hayatımda yeri önemli. Tarihçesini yazmayacağım ancak bir örnek vermek yetecek. Son yazdığım “Saint Nicolas, Nasrettin Hoca ve Gülmeyen Kız” oyununda bir replik tamamen ona ait. Hem de Nasrettin hoca söylüyor. “İyi dostlar ilaç gibidir, ihtiyaç duyulduğunda aranır”.
Kabul. Ben hayırsız biriyim. Dostlarımı, hatta anne babamı bile sık aramam. Yıllar öncesinde bir Londra gezim sırasında Hüseyin beye “Ben çok hayırsız biriyim, işim düşünce arıyorum” dediğimde Nasrettin Hoca filozofluğunda cuk oturtmuştu lafı: “İyi dostlar ilaç gibidir, ihtiyaç duyulduğunda aranır”.
Kişisel dostlukları bir tarafa bırakalım. Göreceli ve yoruma açık bir kavram. Ancak Hüseyin Özer gibi birinin Londra’da Türk mutfağını temsil ediyor olması başlı başına bir şans.
Brüksel’de olsa cesaret edemezdim. Daha önce iş arkadaşlarımla bir Türk restoranında yemek düzenlemiştik. Şarkılı Türkülü ve göbek danslı. Mutfağı sıradan, göbek dansı bizden olmayan tipik bir geceydi. Benim içime sinmedi. Türkiye’yi ve Türk mutfağını iş arkadaşlarıma böyle temsil ettiğim için üzüldüm. Zaten kafalarında var olan önyargıları ve algılamaları daha da kuvvetlendirdim. Aynı Brüksel’i mehter marşı ile inletmek gibi bir şeydi bu. Sonuçta geceye katılan herkes son derece memnun ayrılmıştı ve bana teşekkürler yağdırmıştı ama ben memnun değildim. ÇÜNKÜ TÜRKİYE VE TÜRK MUTFAĞI BU DEĞİLDİ. İçime sinmemişti bir türlü. O günden sonra Belçika’da kimseye kefil olarak Türk restoranı önermedim. Sadece birkaç isim verip özelliklerini sıraladım. Ne kefil oldum, ne de gurur duyarak davet ettim arkadaşlarımı.
Ama Londra’da durum farklıydı. Her Çarşamba akşamı farklı bir restoranda yemek yiyoruz projedeki yönetici arkadaşlarla.. “Erdinç, bildiğin iyi bir Türk restoran’ı var mı?” diye sorduklarında hiç tereddüt etmedim. Hemen Özers’de yer ayırttım.
Gün geldi çattı. Özers’e girdiğimizde Hüseyin bey karşıladı bizi. Aynı yazının girişinde olduğu gibi.
Şampanyalarımızı yudumlarken etraftan benden öneri istekleri geldi. İşte bu konuda risk almadım. Hemen davranış ve tavırları ile farklılığını ve düzeyini belli eden garson Yıldız’dan iş arkadaşlarıma yardımcı olmasını istedim. Yıldız’ın önerisi doğrultusunda masada bir Türk mutfağı festivali yapıldı.(Gökhan’ı da unutmamak lazım.) Çeşit çeşit mezeler ve geleneksel Türk mutfağından örnekler. Tadı damağımda kalan kuzu tandır ve islim kebab ve Londra’nın göbeğinde künefe unutulacak gibi değil. Evet yanlış okumadınız künefe, hem de Londra’nın merkezi’nde. Hem de belki Urfa’dakinden daha da iyi!
İnsanın gurur duyarak sunabileceği değerleri olması ne güzel. Anadolu’nun insanlığa ve çocuklara armağanı Saint Nicolas gibi ya da çocukların ve mizahın eşsiz kahramanı Nasrettin Hoca gibi. Evet, evet, ya da Londra’da Özers restoran gibi. Restoran deyip geçmeyin dostlar. Mutfak bir kültürün en önemli öğelerinden biri.
Hüseyin Özer Kasım ayında “De week van de smaak” (Lezzet Haftası) etkinlikleri kapsamında Belçika’ya geliyor. Umarım onun hünerlerinden tatma olanağı bulursunuz. Ancak o zaman benim niçin hiç de stilim olmayan bir türde yadığımı anlarrsınız!
Brüksel’e Hüseyin Özer eli değmeli. Brüksel’de Türk mutfağı layık olduğu şekilde temsil edilmeli. Eurocratlara ve Belçikalılara Türk mutfağı neymiş göstermeli.Türk mutfağının sadece dönerden ibaret olmadığını biri sergilemeli.
Bizim de Brüksel’de eşimizi dostumuzu ve iş arkadaşlarımızı gurula ağırlayabileceğimiz mekanlar olmalı. Birileri elini çabuk tutsun, yoksa ben Hüseyin Özer’i Brüksel’e çağıracağım!
Hüseyin Özer kim mi? Bilen biliyor, bilmeyenler de hakkında yazılacak olan kitabı beklesin. Onun “Hayatı roman”. Onu da sanırım en iyi kendisi yazabilir. Yaşananlara yapay yaratıcıklar katmadan, sözü uzatıp işin özünü kaçırmadan. Hüseyin Özer’in yaşam öyküsünden hepimizin çıkaracağı derler var. Ancak benim anlatmam olmaz. Kendi ağzından dinlemeliyiz bu serüveni. Doğal haliyle...
Bu yazıyı romanlaşmadan sonlandıralım;
Ödediğimiz hesap hiç de az değildi. Ancak aynı kalitedeki restoranlara göre oldukça düşük bir meblağ sayılıyor Londra’da. “Türk olmamız sırtımızda kambur” demişti bir keresinde Hüseyin bey bu durumu açıklarken. Hemen Brüksel’deki üst düzey bir Türk kökenli politikacının sözleri geldi aklıma “Türklüğümüz sırtımızda kambur, her yerde karşımıza çıkarıyorlar”. Ne kötü!
Türklüğümüzün sırtımızda kambur olarak görülmediği günler için çaba sarfetmeliyiz. Sadece Brüksel’i mehter marşı ile inleterek değil, Anadolu’nun tüm değerleri ile karşısına çıkmalımız Batı’nın. Aynı Ahmet Taner Kışlalı’nın dediği gibi: “Kökenine bağlı ama evrensel” Bizim Saint Nicolas, bizim Nasrettin Hoca ya da bizim Hüseyin Özer gibi. Tamamen bize ait olan değerlerle...
Yalaka yazarlar hesap ödemeden övgü yazıları yazar. Ben hiç de azınsanamayacak bir hesap ödeyerek yazıyorum bu yazıyı! (Haberlerimiz reklama endeksli olmadığı gibi, köşe yazılarımız da hesaba endeksli değil.)
Feodal bağların, gerikalmışlığın ya da “hemşeri muhabbeti”nin etkisi değil bu anlatılan. Ne düşünüyorsam onu yazdım. Hem de sansürlemeden, hem de paketleyip pazarlamadan ve de gerçeklere makyaj yapmadan.
Girişte karşıladı bizi. İngilizce olarak “Bu adam önemli biri, benim hayatımda çok önemli yeri var” dedi arkadaşlara. Hemen etrafa emirler yağdırdı. Şampanya ile karşılayın ve ağırlayın diye. Londra’da, Özers Restoran’dan bahsediyorum. Bizi karşılayan ise Sofra restoranlarının ve Özers’in sahibi Hüseyin Özer. Benim için hep “Hüseyin bey”. Onun ise ben hep “hemşerisi”yim.
Teşekkürler “hemşerim”, sağolasın “Hüseyin bey”!
Teşekkürler “hemşerilerim”, sağolasınız “Saint Nicolas ve Nasrettin Hoca”...
18/06/2009, Erdinç Utku (Londra)