Sevgili Uğur Ağabey
31 Ocak 1990’da Prof. Muammer Aksoy, 7 Mart 1990’da Çetin Emeç, 4 Eylül 1990’da Turan Dursun, 6 Ekim 1990’da Doç. Bahriye Üçok, 24 Ocak 1993’te sen, 21 Ekim 1999’da Ahmet Taner Kışlalı silahlı, bombalı saldırılar sonucu yaşamlarını yitirdiler. Listeye 18 Aralık 2002’de Dr. Necip Hablemitoğlu eklendi.
''Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... / Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi... / Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz, ey halkım unutma bizi, unutma bizi...'' çağrısıyla bitiriyorsun 1975 yılında yayımladığın o ''Vurulduk ey halkım unutma bizi...''yazını.
Unutturmaya çalışsalar da halkın seni unutmuyor. Ben de unutmadım ve katledilişinin 16. yılında önceki bir yazımdan özetle anmak istedim bugün seni.
Gazeteciliğe ışık tuttun, belge ve araştırmaya dayalı yeni bir boyut getirdin. Yanında yetişen Işık Kansu ve İlhan Taşcı tarafından derlenen ve Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan gazetecilikle ilgili görüşlerini okuyucularla bir kez daha paylaşmak istiyorum; Yaptığın saptamalar hala olduğu gibi geçerli. Hatta durum çok daha vahim. Zaten Kansu ile Taşçı da “Uğur Mumcu'nun çeşitli söyleşileri ve yazıları, onun araştırmacı gazetecilikten ne anladığı, basın özgürlüğü, basın-iktidar ve sermaye ilişkisi açısından günümüzde de güncelliğini sürdürüyor.” demişler.
7 Şubat 1988'de Bulvar gazetesinin gazeteciliğe ilişkin sorularını yanıtlarken, ''Köşe yazarlığı sorumluluk isteyen bir meslek. Her meslekte olduğu gibi köşe yazarlığında da ciddiyet gerek'' dedikten sonra, köşe yazarının niteliklerini şöyle açıklamışsın: ''Bir konuyu araştırarak yazmak gerektirir köşe yazarlığı. Her konuda yazmak güç tabii. Fakat bilemediğin konularda tanığa, uzmana ulaşmak gerek. Özellikle çalışmak, kaynaklara inmek, sorunların değerlendirmesini yapmak gibi birtakım sorumluluklar getiren bir meslektir.''
Aynı söyleşide, kendini ''bütün zamanını gazeteciliğe ayırmış insan'' olarak nitelendirdikten sonra, nasıl çalıştığını da şöyle aktarıyorsun:
''Sabah 07.30'da kalkarım. Kahvaltı yaptıktan sonra gazeteleri okurum. BBC, dünya radyolarını dinlerim. Ondan sonra da hangi konuda yazı yazacaksam, onunla ilgili temaslar yaparım. Daha sonra da yazıyı yazarım. Öğleden sonra 14.00-15. 00 sıralarında gazeteye giderim. Daha sonra da ertesi günkü konu neyse onunla ilgilenmeye başlarım. Ya parlamentoya giderim ya da konu neyse onunla ilgilenirim.''
Kasım 1984 tarihinde, ''Sakıncasız'' adlı oyununun kitapçığına yazdığın önsöz, bugün basının içinde bulunduğu durumu da gözler önüne seriyor. Önsöz, özetle şöyle: ''Türk basını, tarihinde daha önce tanık olmadığı bir dönemi yaşıyor. Holdinglerin basına el attıkları, yönlendirdikleri, etkiledikleri ve basına yeni bir biçim ve öz verdikleri bu dönem, nerede ve nasıl sergilenmelidir?
Basın özgürlüğünü 3-5 holdingin denetimine veren bu yeni oluşumu devlet elindeki kitle iletişim araçlarıyla eleştirmeye olanak yoktur.
... Basının kendi kendini eleştirmesi, çoğu kez 'kişisel polemik' gibi görünüyor. Böyle olmasa bile böyle niteleniyor, böyle gösteriliyor. Kaldı ki, holding basınını eleştirecek yayın organı da pek kalmış değil. Çünkü sık sık şirket batırıp 'ödeme güçlüğü içine düşen' holdinglerimiz, gazete sahibi olmakta pek hünerli davranmışlardır. Hem böyleleri için karada ölüm de yoktur. Devlet bankalarına sırtınızı dayarsanız, sıkışınca, gazeteyi bir başka holdinge devredersiniz, borç yükünüz devlet bankalarının sırtında kalır, eldeki gazete yine 'piyasa ekonomisinin faziletinden' söz eden satırlar döktürür, olur biter.
Türkiye son yıllarda baş döndürücü gelişmelere tanık oldu. Ben altmışlı yıllardan bu yana okuyan, düşünen, tartışan ve yazan bir insan olarak, bu depremlerin çoğunun içinde yaşadım. Birçok şaşırtıcı gerçeği gözlerimle gördüm, mangalda kül bırakmayan nice keskin devrimcinin holdinglerde kompartıman kapmak için hangi kılıklara girdiklerini içim kan ağlayarak izledim. Devrimci inançların bayrakları gibi dalgalanan yazarların, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek bir zaman içinde nasıl işveren sofralarında birer buruşuk peçete olduklarını görmenin acısını yüreğimde duydum. Öğrencilik yıllarında dimdik genç fidanlar gibi duranların, düzenin kirli çarkları arasında birer rüzgâr gülü olduklarını yine içimde kopan fırtınalarla izledim. Bunlar hep oldu, hep yaşandı. Yaşamımın son 25 yılı içinde, cezaevi ranzalarından Babıâli sütunlarına kadar, hemen hemen her yerde 'kişilik erozyonu' na tanık oldum. Kişilikler eriyip gidiyor, değerler yitiyordu. Düzen, kendine karşı çıkanların bir kısmını tek tek tutsak alıyordu. Bu bir dram değil miydi? Kişisel olmaktan çok toplumun dramı değil miydi bu?''
Bir söyleşide, ''Eski ve yeni nesil gazetecilerin bir değerlendirmesini yapar mısınız'' sorusuna da şu karşılığı veriyorsun:
''Tabii her dönemin kendisine uygun, özgün koşullarına uygun yazarı çıkar. 1950-1960 döneminin yazarları ayrıdır, yazarlık türü ayrıdır, tek partili dönemin ayrıdır. Zaman ilerledikçe, gazetecilik türü de değişiyor ve daha çok araştırmaya, uzmanlığa dayanan gazetecilik gelişiyor. Ben, eski yazarların görüşlerine katılayım, katılmamayayım, şu özellikleri vardır: Sadece gazetecilik yaparlar. Bugün hem gazeteci, hem işadamı, hem ihale takipçisi. Gazetecilik yok. Ben sağ-sol ayırt etmeden söylüyorum, sadece gazetecilik yapan, belli bir düşünceyi açıklayan, sadece araştırma yapan gazeteci, ister İslamcı olsun, ister Marksist olsun, sosyal demokrat olsun hiç ayırt etmem, saygım vardır. Dönekliği de bir ölçüde doğal karşılıyorum. Çünkü Türkiye'de insanlar belli bir gelişme içinde, şu veya bu nedenle düşüncelerinden vazgeçebilirler. Ama, hayatının belli bir döneminde solcu olup sosyalizme dayanan bir insan, 60'ından sonra kapitalist olup sosyalizme saldırırsa, onun yeri basın değildir, tam teşekküllü devlet hastanesidir.''
11 Haziran 1992 tarihli yazında, toplumun hemen hemen tüm kesimlerince benimsenen ''bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağına'' ilişkin sözünü, şu değerlendirmeye dayandırıyorsun:
''Bugün gazetecilikteki araştırma konularıyla, okuma, daha doğrusu 'okumama alışkanlığı' üzerinde söyleşelim. Gazeteci, her konuyu bilen ve her konuyu yazan insan değildir. Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan, bu kaynaklarından derlediği haber ve bilgileri yazan ve yayın organları aracılığıyla kamuoyuna sunan adam demektir. Gazetecilik, araştırmayı gerektirir.
... Gazeteci varsayımlar ile değil somut olgular, belgeler, kanıtlar ve haberlerle ilgilenir. Bütün bunları araştırır, inceler ve yazar. Üzüntüyle görüyoruz ki, basında araştırma, inceleme ve soruşturma pek ilgi görmüyor. Yüzeysellik her konuda olduğu gibi gazetecilik alanında da kendini gösteriyor."
16 Mayıs 1990 günü Cumhuriyet’te yayımlanan yazında ise varsayımlarla, yakıştırmalarla, yapay ve düzmece haber oluşturmanın gazetecilikte hüner sayılmayacağından söz ederek, ''Bu tür gazetecilik, gazete ve gazetecilere duyulacak saygıyı azaltır. Bundan da basın özgürlüğü ve basının kendisi zarar görür'' görüşünü savunuyorsun.
Belçika’daki Türkçe medya da Türkiye’deki kirlenmeden payını alıyor. Hem de fazlasıyla. Umarım görüşlerin bizlere de ışık tutar.
''Ekonomimiz alaturka, liberalizmimiz arabesk, sermayemiz nazlı, işadamımız narindir. Ekonomide serbest, siyasette greko-romen güreşiriz. Ama hep tuş oluruz. Uçan kuşa borcumuz var, uçmayana hıncımız... Devrim yasak, evrim sakıncalı, döneklik yararlıdır azgelişmiş demokrasimizde. 'Güleriz ağlanacak halimize' derler ya; ağlanacak halimize biraz da gülmek istedim. Ne yapayım! Şimdiye dek, kızarak yazdım anlamadılar. Şimdi gülerek yazıyorum; belki anlarlar!..'' diyordun Liberal Çiftçilik adlı kitabın için. Seni hâlâ anlamadılar. Yine IMF ile stand-by anlaşmaları üzerine kurulmuş "stand by komedi" ekonomimiz! Sosyalizm tedavülden kaldırıldı. Ruhumuz küreselleştirildi. Yüreğimiz özelleştirildi. Vicdanımız borsaya açıldı. İnsanlık karaborsaya düştü.
1960'lardan 1993'e değin yazdın. Silah kaçakçılığı, terör, irtica, Kürt sorunu, PKK; çıkarcılık, vurgunculuk, rüşvet, devletin olanaklarını kötüye kullanma, mafya, çeteler, tarikatlar, kara para, siyaset-ticaret ilişkisi, karanlık iş ve ilişkileri gösteren durum, olgu ve olayları irdeledin. Kitaplarındaki bilgiler yeterince kavranıp ciddi olarak değerledirilebilirse, başta sen olmak üzere adalet ve demokrasi uğruna öldürülen öteki aydınlar da ''faili meçhul'' olmaktan kurtarılabilir.
Etrafındaki kirliliğin ayırdında bir aydındın. Kendinden vazgeçme pahasına onunla mücadele ettin ve o kirlilik de seni öldürdü. Keşke aydın olmanın bedelinin canla ödenmediği, pırıl pırıl, saydam, demokratik ve tam bağımsız bir Türkiyemiz olsaydı. Keşke karanlık güçler tarafından katledilmeseydin de seni gazetecilik etiği konferansı vermek üzere Belçika'ya çağırsaydık. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaması gerektiğini bizzat burada anlatsaydın. Kimbilir belki de şimdi Ergenokon kapsamında içeride falan olurdun, konferansa gelemeyebilirdin.
Ortalıkta gazeteci müsveddeleri ve satılık kalemler cirit atıyor. Senin gibi gazetecileri mumla arar olduk, özledik Uğur ağabey.
24/01/2009, Erdinç Utku