Bazen eliniz varmaz yazmaya. Sanki yüreğiniz direnir. Aslında çok da kolaydır beylik laflar etmek, arabesk takılıp okuyucuları gözyaşalarına boğmak. Yazının hakkını vermek ise her babayiğidin harcı değildir. İlk aklına geleni imbikten süzmeden kağıda dökersen haksızlık edersin taraflara.
Sanırım günlerdir farkında olmadan (ya da olarak) yazmaktan kaçtığım konuyu tahmin etmişsinizdir. Belçikalı bir anne-babanın çocuklarını yoksulluk nedeniyle Hollandalı bir çifte satmasından bahsediyorum. (http://www.binfikir.be/news/125/ARTICLE/3712/2008-11-27.html)
Anneyi suçlamadan önce bin kez düşünmek lazım. Satın alan çifti de anlamadan kalem oynatmamak tabii. Ancak insanlığı bu duruma getiren sistemi eleştirmek için daha fazla beklemenin alemi yok. Dedim ya, bu konuda yazmak bile beni rahatsız ediyor. Kendime daha fazla işkence etmeden yazıyı burada bitiriyor ve sizi Zülfü Livaneli ile başbaşa bırakıyorum(Zülfü Livaneli'nin saat dört yoksun albümünden)
haydi çık pazara her şey satılık
üç otuz paraya her şey satılık
dostluk, şeref, namus hep haraç mezat
üstte başta ne varsa her şey satılık
sen, ben, biz, siz, onlar bütün yurttaşlar
savaştan barıştan arta kalanlar
romen, bulgar derken şimdi de ruslar
otelde motelde canlar satılık
romen,bulgar derken küçük çocuklar
otelde motelde canlar satılık
pazar malı olmuş babanın ismi
aileden yadigar takı satılır
mezatlara düşmüş annenin resmi
kararmış gözleri hakkı satılır
baba ocağını yerle bir eden
sefer tası gibi katlar satılık
ithal otolara yenik düştüler
rüzgarlarla yarışan atlar satılık
28/11/2008, Erdinç Utku