Bazı şarkılar kentlerle, kentler de şarkılarla özdeşleşmiştir. Örneğin Brüksel birçok şarkıya konu olmuştur ama Brüksel denince aklımıza hemen Jacques Brel ve şarkısı Bruxelles geliyor. “C`était au temps où Bruxelles rêvait/C`était au temps du cinéma muet/C`était au temps où Bruxelles chantait/C`était au temps où Bruxelles bruxellait” (Brüksel’in hayal kurduğu zamanlardı/Sessiz film zamanlarıydı/Brüksel’in şarkı söylediği zamanlardı/Brüksel’in “Brüksel olduğu” zamanlardı.) Fransızcada “Bruxellait” diye bir sözcük yok.
Kendi kenti Brüksel’i en iyi bu sözcükle ifade edeceğini düşünen Brel, “Brüksel gibi olduğu” anlamında Bruxellait sözcüğünü türetmiş.
Türklerin yoğun olarak yaşadığı Schaerbeek semtinde doğan şarkıcı, şair, müzisyen, aktör ve yönetmen Brel, Brükselli Türklerin hemşerisi oluyor aslında.
1950-1980 yılları arasında Brüksel’i kasıp kavuran inşaat çılgınlığı öncesini anlatıyor şarkı. Klasik binaların modern cam ve beton yığınlarına dönüştüğü yılların öncesini. Brüksel’in hayallerini artık “modern ve uluslararası olmak” hırsına kaptırdığı yıllardan öncesini. Sanki güzelim kentleri müteahhitlik mezarlıklarına çevirenler, sadece doğanın değil şarkıların, türkülerin ve insanlığın da ruhuna tecavüz ediyorlar gibi geliyor bana! Ben Brel’in şarkısındaki Brüksel’i yeğlerdim ama şimdiki Brüksel’den de pek şikâyetci değilim doğrusu. Doğal güzelliklerine modern makyajlar yapılmış, kurtlar sofrasındaki güzel ve çaresiz kent uluslararası kurumlara peşkeş çekilmiş olsa bile! Brüksel eski şarkıları söylemiyor, başka telden çalıyor artık. Brel zamanında Des Bouchers Sokağı’ndaki “La Rose Noire”, Galerie de Princes’deki “Blue Note”, Saint-Esprit Sokağı’ndaki “Le Coup de Lune” ve Saint-Gery Meydanı’ndaki “Lion d’Or”da şarkı söylenirdi. Bu gece kulüplerinin hepsi tarihe gömüldü. Brüksel’in meydanlarında Bruxelles şarkısında bahsedilen geniş etekli, elinde şemsiyesi olan bayanlar ve silindir şapkalı baylar yok, ama yine de Brüksel hâlâ büyüleyici bir şehir. Çok renkli, zarif, gösterişli, büyüleyici, dans eden, özgür ve bağımsız... Zaten Brüksel, Brel’in şarkısından esinlenilerek “büyüleyici kent” olarak sunuluyor tanıtımlarda.
Brüksel kıpır kıpır, sürekli hareket halinde. Günün her anında Brüksel’de bir şey bulmak mümkün; tiyatro, film, müzik, lokantalar... Tabii ekonomi de işliyor. Bürolar, çalışan insanlar, yayalar, trafik, kent kalabalığı ve stres de hayata dahil. “Brüksel’de dünya ile karşılaşırsınız” sloganı doğru söylüyor aslında. Brüksel yüzlerce ayrı ülke, kültür ve topluluktan insanlarla büyülüyor. Ancak Brouckère Meydanı’nda Brel’in şarkısındaki atlı tramları görmeniz mümkün değil. Geniş tel çemberli etek giyen ve elinde şemsiyesi olan kadın da yok. Silindir şapkalı adama da rastlayamıyoruz. Fransız şansonlarının kralı Jacques Brel, kızarmış patates, bira, çikolata, wafel, çizgi romanlar ve çok dillilik kadar Belçikalı. Flamanlarla Valonların birbirinden ayrılmak için doğru zamanı kolladığı Belçika’nın, belki de bu günlerde Brel’in zamanında söylediklerine kulak vermesi lazım: “Ben kral olsam, aynı askerlik gibi 6 aylığına tüm Flamanları Valon Bölgesi’ne, tüm Valonları da Flaman Bölgesi’ne gönderirdim. Orada bir aile ile birlikte yaşarken tüm etnik ve dil sorunlarını kolayca çözerler. Çünkü herkesin dişi aynı şekilde ağrıyor, herkes annesini seviyor, herkes ıspanak seviyor ya da nefret ediyor. İşte bunlar gerçekten önemli olan şeyler.”
Flamanlarla Valonlardan biri diğerini terk ederse söyleyecekleri şarkı da hazır. Hem de Brel’den: “ne me quitte pas” (Beni Terk Etme!) “Brüksel’in “Brüksel olduğu” zamanlardı/Brüksel’in şarkı söylediği zamanlardı”... Brel’in şarkı söylediği zamanlardı.
Brüksel’de izini sürmeyi planladığım Jacques Brel ve şarkısı Bruxelles hâlâ anımsanıyor ve Brel’in ölümünden 30 yıl sonra bile hâlâ söyleniyor. Şarkının olağanüstü gücünün kanıtı ise Brüksel’in adını Belçika sınırları dışına, okyanuslar ötesine taşıması.
11/08/2008, Erdinç Utku