Avrupa’nın sisli şehirlerinde sonbahar, sıkıntılı ve yağmurludur. Türkiye’de ise mevsimler arasında ki fark daha keskin ama bir o kadar da ne zaman ne olacağı bellidir. 20 yıldır Avrupa’da yaşamaktaydım. Yıllardır memlekete sadece okullar yaz tatiline girdiğinde gidebiliyorduk.
Avrupa’da yaşayan Türklerin deyimiyle izine gidiyorduk. Memleket hasretini biraz daha giderebilmek ve kendimi tatil harici “normal hayatın” içinde bulabilmek için son yıllarda kışın da Türkiye’ye gidiyordum. Herkesin “ayol bu karda kışta ne yapacaksın” demesine rağmen benim çok hoşuma gidiyordu. Genellikle bu kış kaçamaklarını çevremin biraz daha geniş olduğu Ankara’ya giderek yapıyor, bazen şöyle bir İstanbul’a ve Eskişehir’e de uğruyordum. Ancak bir gün şöyle sonbaharda tatil dönemi dışında giderek gerçek hayatı koklamak istiyordum.
Evden öğle sonrası çıktım, hamamyoluna doğru indim oradan köprübaşına uğrayıp henüz eski günlerine dönmemiş Porsuk’un kenarından geri dönecektim. Alacağım satacağım yoktu. Kasım ayıydı. Eskişehir’in o kuru soğuğu henüz kapıyı çalmamıştı, ılık bir soğuk vardı.
Yedilerde salına salına yürüdüm. Hamamyolunda bir kaç mağazaya uğradım. Hava çabuk mu kararmaya başlıyordu? Eve geri dönmeye karar verdim. Bir ara Süleyman Çakır Lisesi’nin yanından geçtiğimi farkettim. Öğrenciler dağılıyorlardı. Birden kendimi bir garip hissettim. Ben de yıllar öncesinde olduğu gibi okuldan çıkmış eve gidiyorum sandım çünkü eski okulumun yanından geçiyordum ve arkadaşım Leyla Topçu ile eve döndüğümüz yol üzerindeydim. Eve yaklaşırken bu sefer de Atatürk Lisesi öğrencilerinin çıktıklarını ve akın akın otobüs duraklarına yöneldiklerini gördüm ve kendimi daha da kötü hissettim. Ben neredeydim? Zaman durmuş muydu? Üniformam neden üzerimde değildi? Ayaklarımın bağı çözüldü. Utanmasam orada oturup ağlayacaktım. Sonra kendime gülesim geldi. Ortaokuldayken üniversiteyi kazanınca buradan kaçmayı, İstanbul’a gitmeyi umut eden ben nasılda böyle nostaljik olmuştum. Lületaşı ustalarının atölyelerinin bulunduğu mahallemize, Odunpazarında ki dedemden kalma ahşap evimize dönmek istedim bir an. Çocukken kalorifersiz, asonsörsüz, babamlar bile burada büyümüş diye beğenmediğim evimize.
Lületaşı, eti bisküvüsü ve çiğ böreği ile meşhur kentim, Eskişehir, eski adıyla Dorliyon, sana haksızlık etmişim. Sen sadece hayatımın bir parçasının izlerini taşıyan bir yer değil, gelişen bir üniversitesi, arınmış bir porsuk çayı ve yaşayanlarıyla güzelliğine güzellik katan örnek bir Anadolu kentisin.
Ah Dorliyon ahh