Son bir aydır, Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinden bahsederken olayları, deyimlerle, mecazi anlamda benzetmelerle renklendirebiliriz.
Yüksek sesle « AB bir Hristiyanlar Kulübü, bizi asla almazlar diyenler », içlerinden de belki « inşallah almazlar, bakın gördünüz mü, bunlar müslümanları, hele hele bizim gibi Osmanlı torunlarını istemezler. Biz bunların peşine takılacağımıza, önderliğimizde Müslüman Ülkeler Birliğini kuralım » diyorlardır. Hâlâ böyle düşünenlere artık ok yaydan çıktı demek gerekiyor. Zaten tutucu kesimden pek bunu diyen kaldı mı, bilmiyorum. Zira trenin baş lokomotifini çeken Başbakan Tayyip Erdoğan da bir zamanlar demokrasiyi bir trene benzetip, istediğim zaman biner istediğim zaman inerim demişti. Ama gördü ki demokrasi inilip binilmesi gereken bir araç değil, toplumu eşit şartlara doğru yukarı çekmeyi amaçlayan yönetim sistemlerinden biridir. Türk toplumu gibi belli badirelerden geçmiş bir toplumu ortak müştereklerde buluşturan, hak ve özgürlüklerin var olduğu bir merkeze çekmenin daha doğru olduğunu hangi politikacı olsa görür. Erdoğan da kendi tabanı olarak bilinen muhafazakâr tabana çekmeye çalışmanın ne topluma ne kendine bir şey getirmeyeceğini, zina, imam hatipler gibi meselelerde anlamış görünüyor. Üstelik toplam oyların yarıya yakınını almış bir partinin, Büyük Millet Meclisi’nde, karşısında bir tek muhalefet partisi bularak büyük çoğunluğa sahip olması demek atını istediği yere sürmek de değil.
Avrupa Birliği geçen mayıs ayından itibaren 10 yeni üyenin katılımı ile birlikte 25 üyeden oluşuyor. Ancak hepimiz biliyoruz ki nüfusu fazla üyeler, eski iki düşman Almanya ile Fransa, Avrupalılık hissine en az sahip çıkan olsa da İngiltere ve bunun yanında büyüklükleri itibarı ile İtalya ve İspanya da onları izliyor. İspanya Avrupa Anayasası’nda Hristiyanlık yer alsın diyenlerden olsa da yeni sosyalist iktidar Türkiye’yi destekliyordu. İtalya Başbakanı Berlusconi derseniz, Başbakan Erdoğan’ ın ahbabı, kızının nikâh şahidi. İngiltere Türkiye’nin üyeliğini ilk destekleyenlerden.
Öyle ki bazı eurosceptiques/avrokuşkucular İngiltere’nin Avrupa’nın gelişmesini engellediğini, Türkiye gibi büyük bir ülkenin girmesini destekleyip Avrupa Birliği’ni zayıflatacak gözü ile bakıyordu. Almanya’da ise yıllarca iktidarda olan Hristiyan Demokratlara inat, Sosyalist Başbakan Gerard Schröder yanına Yeşilleri de alarak haydi Türkiye dedi. Üstelik bir de Alman Sosyalistlerin iki dönemdir Türk asıllı Avrupa Parlementosu milletvekili vardı. Gelelim Fransa’ya. Sağcılar solcular, merkezciler hepsi karşı. Hatta Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın kendi partisini bile karşısına alıp Türkiye’nin adaylığını savunması hem kendi ülkesindekileri hem de dışarıda « Fransa hem AB’nin kurucularından olması itibarı ile, hem de büyük bir ülke olması nedeniyle, Birlik içinde ağırlığını sürekli korumaya çalıştığını, bunun için de büyük ülkelerin girmesini istemediğini » düşünenleri şaşırttı. Halbuki AB anayasası çalışmalarından itibaren, özellikle « Hristiyanlığın » anayasaya yazılmasının gündeme gelmesiyle birlikte, Jacques Chirac Türkiye’nin üyeliğini daha açık ve ısrarlı bir şekilde savundu. Avrupa Birliği uzmanı Fransızlar, Chirac’ın ısrarını, AKP iktidarına rağmen Türkiye’nin laik bir ülke olmasına bağlıyorlardı. «Cumhurbaşkanı Chirac, AB üyeleri arasında laikliği açık açık anayasasına yazmış ve kurumlarıyla bunu uygulayan Fransa’nın yanına, aynı şekilde, laiklik ilkelerini anayasasında öngören Türkiye’yi almak istediğini » ve böylece AB bünyesinde laiklik ilkesini kurumsallaştırmış iki büyük ülke olacak » diyorlardı.
Ancak bütün liderler kendi kamuoylarını da dinlemek zorundalar. Ve Fransa’da hemen her kesimden tepki geldiği için Jacques Chirac’ın da çark edeceği zannedildi ama 0, mermi namludan çıktı, geri dönmez misali, dediğinden dönmedi. Tabii bu arada kendi kamuoyunu da « nasılsa Türkiye hemen üye olmayacak » demesi ve zamanı geldiğinde referanduma götüreceğine dair yatıştırması dikkat çekiciydi. Ancak bu, anlaşılır bir yumuşatma tavrıydı.
Ve gelelim 16-17 Aralık Avrupa Birliği Konsey toplantısına. Brüksel Condrad oteli gazeticilerden geçilmiyordu zira Chirac, Berlusconi ve Erdoğan burada kalıyorlardı. Ama önemli kalabalığı Türk gazeteciler olusturuyordu. İçlerinde ekranların ve yazılı medyanın en meşhur yüzlerinin de bulunduğu 250’yi aşan bir kalabalık. İş, sadece Konsey’i izlemek değil, tarihin tanığı olmak. Hatta Ali Kırca bile Siyaset Meydanı’nı Brüksel’deki bir televizyon stüdyosunda yapıyor, uyduyla Türkiye’den izleniyordu.
Siyaset meydanının sonlarına doğru, yani gece yarısı görüşmelerin Kıbrıs yüzünden tıkandığını öğreniyoruz. Başbakan’ın geceyi zorlu geçireceği söyleniyor. Eee hamama giren terler sabah olmadan neler doğar deniyor. Ve nihayette öyle oluyor, Başbakan madem öyle deyip Türkiye’ye dönmeye hazırlanırken bir orta yol bulunuyor. Kıbrıs meselesi şimdilik 3 Ekim 2005’e bırakılıyor. Bilmem hatırlatmak gerekiyor mu, Türkiye’ye AB üyeliği için müzakere tarihi olarak 3 Ekim veriliyordu.
Rehavet dönemi bitti. Bütün iş, müzakere tarihi almakla bitmiyor. Asıl iş, şimdiden sonra başlıyor. Kıbrıs ve Ermeni meselesi bir yana, Kopenhag kriterlerine yasal olarak uyarlanmış konuların hayata geçirilmesi gerekiyor. Artık cin şişeden çıktı. 31 konu başlığı müzakere edilecek. Yıllık değerlendirmeler yapılacak. Bu arada, artık vatandaşın da idrak ettiği gibi Türkiye bütün bunları sadece başkaları istediği için değil kendine lâyık gördügü medenî seviyeyi yakalamak için yapacak.