Belçika’da uzun yıllardır hukuk salgını var. Her mesele, yasa ile çözülmeye çalışılıyor, hukukçular hakları tartışıyor. Hukuk Devleti’nde bundan doğal şey yok diyeceksiniz. Tabii doğrudur fakat toplumun birlikte yaşamasını düzenleyen hukuk maddelerinin de bir toplumsal ürün olduğunu, zamanla bu maddelerin mütabakat sonucu değişebileceğini hatırlamakta yarar var. Bu açıdan bakıldığında sanırım olayların özü konusunda daha sağlıklı analizlere varabiliriz.
Hemen belirtmek gerekirse, herhangi bir “yasak” kavramına karşıyım. Başörtüsü benim dünya görüşümle hiç mi hiç “örtüşmese” de, insanların istedikleri kılık, kıyafet ve inançla görünebilme hakkını savunuyorum. Bu bağlamda başörtüsü tartışmasının “hukuk” kanadı bence gayet basit, ki tüm Uluslararası Deklarasyonlar bu konuda gayet açık, sadece olağanüstü ve gerekçeli bir durumda özgürlüğe yasak getirilebilir.
Fakat başörtüsü sadece bir hak-hukuk işi değildir. Oysa Türk toplumundan başörtüsü konusunda gelen tepkilerden anladığım kadarıyla çoğunluk, haklarını garanti altına almakla yetinip felsefi ve toplumsal tartışmadan kolayca sıyrılıyor. Oysa durum böyle olmamalı. Eğer toplumların içiçe yaşadığı bir dünya istiyorsak, “hakkım var, istediğimi yaparım” veya “bana hakkımı verin”den ziyade, “hakkımı neye dayandırdığımı” açıklamak zorundayım. Aksi takdirde sadece herkesin kendi haklarını kendi gettosunda yaşadığı, sığ ve keskin ayrılıkların belirdiği bir topluma doğru gideriz ki durum maalesef bu yöne gittiğimizi gösteriyor.
Bugün Flaman Bölgesi’ndeki okullarda genel bir yasak söz konusu. Frankofon tarafta ise asıl genelge özgürlükten yana olsa bile, okul müdürlerinin yetkileri bu hakkı tanıdığı için pratikte okulların çoğunluğu yasak uygulamasına doğru yöneliyor. Olayı sadece “ırkçılığa” vermeyip bunun sebeplerini derin bir biçimde araştırmak ve özeleştiri yapmak, bu ülkedeki Müslümanların bir görevi olması gerekir. Belçikalılara düşen görev ise, tartışmada birinci safta yer alan Müslümanlara artık söz hakkı vermek.
Başörtüsünü, kadının erkek karşısında ezilmişliğinin simgesi olarak gören laik kesim, başörtüsü takmayan ama ezilmiş onca kadın için ne düşündüğünü açıklamak zorunda. Aynı şekilde Müslüman kadınlar, başörtüsünün giyimden öte bir varoluş biçimi olduğunu iddia etmekten öte, bunu makul biçimde açıklamalı. Zira benim aklımı şu soru sürekli kurcalıyor: başörtüsünü “kadının nesnelleştirildiği bir dünyaya karşı direniş” olduğunu savunan kadınlar, bugün tesettürlü barbi bebek üretimini nasıl açıklıyor?
Yine karşılıklı bir soru misali vermek gerekirse: Belçika toplumu, filozof Laurent Chambon’un dediği gibi evlilik yoluyla asimile eden bir toplum ve başörtüsü, buna bir şekilde engel oluyor. Burada da karşılıklı görüşlerin sorgulanması lazım. Bir yandan Batı toplumları, etraflarında beliren yeni dini ve kültürel sembolleri asimilasyon dışında neden hazmedemiyor? Diğer yandan başörtüsü takmak, insanları düşüncelerinden ve özlerinden dolayı evlilik, yani hayat paylaşımından dışlamak, dolayısıyla ayırımcılık yapmak değil midir?
Bütün bu soruların muhattabı hukuk değil. Ama bu sorulara makul ve ortak cevap bulursak, ancak o zaman hukuğu, toplum dinamiğine uygun şekle getirebiliriz.
04/11/2009, Erdem Resne
Binfikir gazetesi Ekim 2009 sayısından alınmıştır