İnançların ve dini uygulamaların, toplumsal kültür üzerindeki etkileri aşikar. Toplumlar zamanla « dini » olmaktan çıksalar, devlet yönetimi hatta güncel yaşam dinden arınsa dahi, bayram günlerinin, besin alışkanlıklarının (Avrupa’da Cuma günü balık yenmesi), lisanlardaki simgesel unsurların (« Allah aşkına », « Allah’a ısmarladık », vs) geçmiş kültürel öğelerden ve büyük oranda dini alışkanlıklardan geldiğini görürüz.
Toplumlar dini etkenlerden arınma süreçlerinde bu unsurları kabullendikçe, belli bir toplumsal barışa ulaşabiliyorlar. Mesela Belçika, Hristiyanlığın bağnaz uygulamalarından arınma sürecinde Türkiye’nin laiklik sürecinden daha fazla sancı yaşamasına rağmen (Orta Çağ’da Brabant Engizisyonu, 20. yy’da Eğitim Paktı süreci), toplumsal uzlaşmayı bizlerden daha kolay sağlayabiliyor. Çünkü dini dayanaklı kültürel değerleri toptan silmek yerine, bunları tarihsel bir olgu olarak kabul edip üzerine din dışı yeni kavramlar üretebiliyor.
Uzun zamandır beynimi kurcalayan bir sorunun cevabı da sanırım burada yatıyor. Toplumlar arası barış denemelerinin istisnasız tümü, o toplumların geçmiş dini kültürlerini yakınlaştırarak sağlanıyor. Oysa burada bir eksiklik mevcut. Bizi ilgilendiren yönüyle Türkiye ve Belçika arasında köprü kurmak, sadece Hrsitiyanlık ile İslam, Saint-Paul ile Mevlana arasında ortak payda bulmakla sınırlı olmamalı.
Temelde dini alışkanlıklar bulunsa da, yukarıda vurguladığımız gibi bu temeller üzerine « yeni kavramlar üretmek » de önemli. Ve Avrupa’da dini temelli bir felsefi ortaklık kurmak için (Mevlana ve Yunus Emre tasavvufu, Saint-Paul’un ilahi aşk kavramı vs…) sadece dinlere yönelmek, ateizmden doğan ve sanılanın aksine güçlü bir tasavvuf ve mistik akım yaratmış olan bazı inançları saf dışı bırakmak anlamına gelir. Ki bu da, Avrupa’nın dini temelleri üzerine inşa ettiği o « yeni kavramları » göz ardı etmek olur. Kısacası « çağın gerisinde kalmak ».
Alman romantizmi ve bilhassa Novalis’ten esinlenen bu « ateist tasavvuf », Fransa ve Belçika kültürünü de derinden etkileyip yeni bir kitle yaratmış. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus’nün, « varoluşçuluğu » ; Maurice Maeterlinck’in evrensel birliğe, sükunete davet eden dizeleri ; Anadolu tasavvufuna en az Hristiyanlık kadar yakın. İlahi bir güce dayanmadan da « ahlaki » ve tasavvufi bir felsefe yaratılabilir. Çünkü önyargılarımızın aksine, « dinsizlik » her zaman « imansızlık » değil ! Nasıl ki « yeni kavramlar üretenler » geçmiş dini kavramları dışlamamayı öğrenip onları kültürel miras olarak kabul ediyorsa ; dini akımların da birbirlerinden ziyade yeni güncel felsefelerle iletişime girmeleri gerekir.
Bir söz hakkı: derneklerin 18 Mart kutlamalarını ve savaşçı anlayışı eleştirdiğim “Çanakkale’den Monnaie salonuna” başlıklı bir önceki yazıma Türk Dernekler Birliği Başkanı Sedat Kaya’dan cevap geldi. Sedat Kaya, kendilerinin bu anlayışın dışına çıkarak etkinlik tasarladıklarını, Çanakkale’deki dostluk mesajlarını aşılamak için geziler düzenlediklerini ve kendilerinin bu eleştirinin dışında tutlması gerektiğini bizlere iletti.
17/09/2009, Erdem Resne, Binfikir Gazetesi Eylül 2009 sayısı köşe yazısı