Soğuk fakat güneşli, şair’in deyişiyle cam gibi berrak bir Brüksel gününde onlarca sanatçı kendi eserlerini
tanıtmak için sokağa dökülmüş “seyyar sergi” düzenliyordu. Her birinin elinde bir tablo veya fotoğraf vardı, geçenlere kendilerince bir şeyler anlatıyorlardı. Sanatsal sınırların zorlandığı, estetiğin salonlardan çıkıp sokaklara taştığı bir dönemin normal sonucuydu bu. Bahar aylarında geleneksel olarak düzenlenen
güncel sanat festivalleri çerçevesinde böyle görüntüleri önümüzdeki haftalarda da kuşkusuz göreceğiz.
Güncel sanat kavramına tıpatıp uyan, her nesneden sanat yaratan, sanatı ayrı bir dünyadan ziyade hayatın tam ortasına taşıyan bu seyyar sergiyi tekrar düşününce, toplumsal bunalımın ve düzen
baskısının ne denli ürpertici boyutlara ulaştığını fark etmemek elde değil.
Sanatın nesnelleşmesi ve ürettiği değerin satılması yeni bir olgu değil. Sanatçılar da kah gönüllü kah zoraki bu değişime ayak uydurdular. Ürettikleri duygu veya kavramlar, başkalarının biçtiği parasal değere satıldıkça, sanatçılar için geçim sağlayacak bir gelir kapısı açıldı. Bu kargaşa içerik olarak popülist
veya modaya uyan eserler geliştirse de, sanatçıya bir özgürlük ihtimali bırakıyordu.
Son yıllarda ise yepyeni bir akım gözlemliyorum. Artık sanat sadece bir nesne olmakla kalmıyor, sanatçı statüsü de gitgide sisteme ayak uyduruyor. Bahsettiğim seyyar sergi bunun bir örneği: üretici sanatçı artık pazarlamacı sanatçıya dönüşüyor. Üretilen eserin içsel değeri ne olursa olsun, onu tanıtmak
ve satmak zorunluluğu beliriyor.
Sistem ve kapital, kendini eleştiren sanatı nesnelleşme ile durduramayınca artık sanatçıyı baştan etkileyerek susturma çabasına girdi. Plastik ve görsel sanatlar doğaları ve zor şartları nedeniyle
bu akıma – eleştiri amaçlı da olsa – bir çeyrek asırdır ayak uydurdu. Fakat bu gerçeğin güncel iki örneği var.
Birincisi Hip-hop kültürü. Müzik endüstrisi, bağımsız labellerden çıkan bu müziğin önüne geçemeyince “bari kendi içimizden bizleri eleştirsinler, kârı bize kalsın” mantığıyla rap müziğini ele geçirdi. Müzisyenler de bu oyuna geldiler. “Sistemi içten fethediyoruz” duygusu, şöhret geldikçe yerini sahte bir “ben başardım siz de başarabilirsiniz” mantığına bıraktı. Üretici rapçi, popüler rapçi oldu. İkinci örnek
ise, tutuculuğuyla bilinen edebiyatta yaşanıyor. Yayın evlerinin seçiciliği, yapay bir “genel edebiyat akımı” hissi yaratıyor. Amerikan sitcom dizilerinin izleyici tepkisine göre değiştiği gibi, roman ve öyküler de artık internette bölüm bölüm yazılıp okuyucuya göre şekilleniyor. Bu akımın rahatsız edici yanı, sanatın
pazarlanması değil. Zira zaten öyleydi ve iyi-kötü zevklere göre ayırtedilebiliyordu. Rahatsız edici unsur, pazarlamanın bizzat sanatçı tarafından yapılması, yani fikir üreticisinin bizzat belli bir ekonomik ve toplumsal sistemin (izleyicisi olmak yerine) temsilcisi olması. Aykırılığa, eleştiriye, onları geçtim
içtenliğe yer kalmaması.
Mum dibini aydınlatmaz deyimi sanatçılara yakışıyordu. Kendileri de aydınlansın diye sokak lambası devrine geçtik ve artık sanatçı da işinden faydalanıyor. Fakat unutulmamalı ki sokak lambası da geceleri en çok kendi bulunduğu evin sakinlerine rahatsızlık veriyor.
06/06/2009, Erdem Resne, Binfikir Gazetesi Mayıs 2009 sayısı köşe yazısı