Hayata bakan pencereler insanoğlunun görüşünü kısıtlar. Algılama kabiliyetimiz bu gerçeğin ışığında kısıtlıdır.
Bir olayı, gelişmeyi veya nesneyi; kısıtlı algılar çerçevesinde değerlendiririz. Başka insanlara yönelik düşüncelerimiz
de bu kısıtlamanın sonucunda eksik kalır. Klişelere yönelir, “en belirgin özellik” olarak gördüğümüz şeyleri etiket
gibi yapıştırırız. Felsefe’de buna “özdeşleştirmek” denir.
Özdeşleştirme, algı ve öğrenimde önemli bir unsur olup, aşılması gereken; aşılamadığı takdirde tehlikeli sonuçlar
doğuran bir hastalıktır.
Bu tehlikeli sonuçlardan biri, son zamanlarda Belçika futbol sahalarında kendini gösteriyor. Önce Kasım 2008’de
Tubize-Genk maçında; son olarak da Antwerp sahasında Flaman seyircilerin tezahüratları, Valonları “sübyancılık” veya “sosyal seviye farklılığı” ile suçlayarak bir toplumu bu özelliklerle özdeşleştiriyordu. Bunun ırkçılık olup olmadığı tartışıldı. Her ne kadar toplumsal şartlar, “folklorik etkenler” (!) öne sürülse de bu, ırkçılıktır.
Yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın tarihsel gelişimi irdelenirse olayların hep “özdeşleştirme” ile başladığı görülür.
Hitler zamanında Yahudi toplumunun soykırıma uğraması; Yahudiler hakkında önce dini önyargıların (İsa’yı öldüren toplum suçlaması), ardından toplumsal ve ekonomik önyargıların (birlik olma ve ekonomik gücü tekel olarak kullanma suçlaması) yaygınlaşması sayesinde mümkün olmuştur. Bu özdeşleştirme, bir toplumun kendi değerleri ve davranışları analiz edilmeksizin ölüme sürüklenmesini olası kıldı.
Futbol sahalarına dönersek, bu tip tezahüratların sadece “siyasi gerginliğin dışa vurumu” şeklinde açıklanması
hataların en büyüğüdür. Zira her düşmanlığın “objektif” veya “siyasi” açıklaması bulunabilir. Fakat toplumsal sorumluluk, bu tip açıklamaların ötesine giderek gerginlik yaratıcı durumların, toplumlar arası düşmanlığa dönüşmesini önlemek olmalıdır. Ve burada Belçika yasalarında (ve genel olarak Belçika kültüründe) büyük bir eksiklik var.
Şöyle ki Irkçılıkla Mücadele Merkezi, yetkili olduğu bu konuda, yasanın da azizliğine uğrayıp tavır alamıyor; çünkü
yasa, Merkez’in “toplumlar arası konularda” (yani Flaman/Valon tartışmalarında) tavır almasını önlüyor. Bu kısıtlama, aynı anda Belçika siyasi arenasını da sorumluluktan alıkoyuyor. “Ne de olsa bu ırkçılık değil, Flaman-Valon çekişmesi” denerek işin içinden çıkılıyor. Oysa o stadlarda “Türkler (veya Faslılar/Zenciler) sübyancıdır” dense, yer yerinden oynardı.
Futbol sahalarında yer alan söylemler, siyasetin ötesinde ırkçı söylemlerdir ve bunları bizler, yani ırkçılık mağduru
yabancılar, şiddetle kınamalıyız. Aksi takdirde “yasalar hep yabancılara işliyor, mağdur Belçikalılar korunmuyor”
duygusu yaratılıp, Belçikalılar arasında bir nesil daha ırkçı ve yabancı düşmanı yetiştirilmesine göz yummuş
oluruz.
Ve kendi toplumumuza da bakmamız gerekirse: acaba biz de “özdeşleştirme” hatasına düşmüyor muyuz? Yabancılara “gavur”, kendi Milli azınlıklarımıza çeşitli klişe tanımları yakıştırıp, kendimizce ırkçılık yapmıyor muyuz?
Günlük yaşamımıza bakarsak bu sorulara üzücü cevaplarını kendimizce buluruz.
23/03/2009, Erdem Resne, Binfikir Gazetesi Mart 2009 köşe yazısı