Haksızlıklar yaşamımızın talihsiz bir parçası. Tarih tekerrürden ibaret olduğu için genellikle aynı insanlar veya toplumlar haksızlıkları zincirleme biçimde
yaşarlar. Avrupa Birliği’nin “en çok ayırımcılık gören azınlık” olarak belirlediği Çingeneler (Roman) bu tarihi gerçeklerden nasibini fazlasıyla alıyor.
Bulundukları ülkelerde ikinci sınıf vatandaşı muamelesi gören, sosyal ve ekonomik ortalamanın çok altında şartlarda yaşayan bu azınlık genellikle belirli yerleşim birimlerinde gettolaşmış. Tıpkı İstanbul-Sulukule’deki gibi. Geleneksel yaşam biçiminin, eğlencenin bol olduğu bu İstanbul mahallesi aynı
zamanda yüksek oranda fakirlik ve suç oranı sergiliyor. Fatih Belediyesi’nin Sulukule’de başlattığı gelişim ve yenileme projesi çerçevesinde binlerce Roman evlerinden oluyor; yüzyıllardır yerleşmiş olan büyük bir yerel kültür yok ediliyor. Bir mahalledeki haksızlığa (bu örnekte fakirlik) önlem aranırken başka bir haksızlığa (sürüm) gidiliyor.
Bu süreç genel bir kuralı izler: fakir veya eski mahallelerdeki yenileme ve gelişim projeleri, kağıt üzerinde “sosyal ve kültürel karışım” amacı gütmelerine rağmen pratikte (birkaç istisna hariç) fakir yerel halkın kaçması (hatta kovulması) ve yerine zengin halkın yerleşmesi sonucunu doğurur. Sulukule de maalesef bu acı kurala uyacak gibi gözüküyor. Buna benzer bir sorunla Brüksel’in eski “Marolles”mahallesinde de karşılaşabiliriz. Buradaki yerel toplum Roman olmamasına karşın Sulukule’yle benzerlikler fazla: otantik bir kültür; geleneksel bir yaşam tarzı; fakirlik ile sosyal ve kültürel ayırımcılık. Marolles bölgesinde Brüksel Belediyesi’nin yürüttüğü çeşitli yenileme ve yardım projeleri, ev fiyatlarının artması sonucunda bazı ailelerin göç etmelerine yol açtı.
Egemen ekonomik ve sosyal kurallarının yerleşmesi, kültürel farklılığı yavaş yavaş ortadan kaldırdı. Bu süreçte sorgulayan değil, uygulayan tarafta – yani belediyede – bulunduğum için bazı eleştiriler haliyle geliyordu. Hepsine katıldığım halde ikilemde kaldım: bir kültür yok olmasın diye projelerden
vazgeçmek ve insanları sefalet içinde yaşatmak doğru bir tavır mıdır? Hiçbir şey yapmasa mıydık? Aynı bağlamda: Roman’lar gitmesin diye Sulukule’yi olduğu gibi bırakmak mı gerekir? Şehir yönetimleri, siyasetin en çetin yaşandığı yerler oldukları için projeler kısa vadeli ve dar kapsamlı geliştiriliyor. Genellikle solcular halkın oy rantını yemek için bir şey yapmazken, sağcılar ekonomik gelişim adına yukarıda belirttiğim sorunlara rağmen bu tip projeleri uygulamaya koyuyor. Asıl sorun ise, parasal güce ve kültürel sindirmeye dayalı bir ekonomik sistemin, iyi niyetle tasarlanan planlar sonucu yenilenen yerlere konuşlanması ve devletin bu eğilimi kontrol edememesinden kaynaklanıyor. Parasal gücü yeterli olmayanlar semtleri terk ediyor. Yenileme projeleri sadece ekonomik değil; sosyal, kültürel, mimari ve istihdam sorunlarını da içerip yerel halkın katılımıyla belirlenmeli. Sulukule örneğinde, Türkiye’de ilk kez kapsamlı bir sivil toplum oluşumu (Sınır Tanımayan Otonom Plancılar - STOP) Fatih Belediyesi’ne alternatif bir plan sunmaya çalışıyor.
Umarım tarihi ve sosyal doku bozulmadan, hem 9/8’lik göbek atacağımız hem de gettolaşmadan çıkmış, turistik bir Sulukule yaratılır. Marolles’da
şık bir antika dükkanının karşısında bit pazarını gezebildiğimiz gibi.
28/10/2008, Erdem Resne, Binfikir Gazetesi Ekim 2008 sayısında yayınlanan köşe yazısı