Haksızlıklar ve önyargılar ne kadar bariz olurlarsa olsunlar, bize uygulanmadıkça gözümüzden
kaçabiliyorlar. İnsanların, toplumların yanlı veya yanlış bilgilerden dolayı yaşadıkları ayırımcılığı kendimiz tatmayınca hissedemiyoruz. Başkasının yüreğindeki bıçak yarası acıtmıyor bizi, bıçağın bize yöneldiği andaki korkumuz kadar. Yara almasak dahi.Bu yaz yaptığım kısa Tunceli gezisinden sonra bir daha anladım bu gerçeği.
Gezi sırasında yerinde tanık olduğum haksızlıklardan ziyade, gezi sonrası maruz kaldığım davranışlardan anladım önyargıların gücünü. Orada yaşayan insanların acısı ve haklı veya
haksız tutumu, fakirliğin çıplak yüzü, terörün kurşun gibi yaşamın üstüne çökmesi, özgürlüğün bir kuş kanadı kadar ulaşılmaz görünmesi... hiçbiri beni şu soru kadar ektilemedi: “Tunceli’de miydin? Ne işin vardı orada?”
Evet, acıyı yerinde izlemek bile bu soru kadar çarpıcı olmuyor. Çünkü bu soru size yöneltilince önyargının bir parçası oluyorsunuz. Haksız ve yanlış fikirlerle yargılanan insanlardan biri sizsiniz artık. Bilinmeden fikir yürütülen insanları ziyaret etmek, aynı bilinmezlikle yargılanmaya yetiyor.
“Oğlum dağ ve taştan başka gidecek yer bulamadın mı?” Işte o an Tuncelili gibi hissettim kendimi. Ve o an anladım önyargıya kurban gitmenin ne demek olduğunu. Çünkü o ana kadar bana anlatılan “negatif önyargılar”, gördüğüm “olumlu olaylar” tarafından beynimde silinse de, yürekte yaranın
ne olduğunu hissedememiştim.
Belçika’nın gazetesi olduğumuz için burada gezi izlenimi veya durum değerlendirmesi yazmayacağım. Amaç, önyargının evrensel tanımını ortaya çıkarmaktı. Daha da önemlisi, önyargıya karşı kişisel bir önlem önerisi getirmek.
Insanlar, toplumlar ve fikirler arasındaki kavgayı yine insan özüne inerek giderebiliriz. Kimi der ki insanı belirleyen ana unsur sevgidir. Herkes bir aşk sonucu doğduğuna göre, bu mantıklı gözükebilir.
Fakat unutuyoruz ki bazen sevdiklerimiz bile sınırlarımızı zorlayabiliyor.
Kimi der ki insanın özü akıldır. Düşünen tek varlık olmamız bu öneriyi de mantıklı kılabilir. Ne var ki insanlar tarih boyunca, aklın sonucu olan fikirler uğruna birbirlerine kıydılar.
Kimi der ki insanların kurtuluşu adalette gizli. Adaletin de gruplar arasındaki güç dengeleri gözetilerek ortaya çıktığını kabul edersek, bu öneri de suya düşüyor.Önerileri sıralayabiliriz, fakat her örnekteki ortak eksiklik ve belirleyici etken bence “tahammül”dür.
Sevdiğini bile incitebilecekken, alışılmışın dışındaki davranışlarına tahammül etmek; farklı fikirlerin ortaya çıkardığı kargaşaya tahammül etmek; herkesi memnun edecek kararın olmamasına, olsa olsa duruma göre en doğru karara, yani adalete tahammül etmek; sorunun çözümü belki burada gizli.
Bakın hoşgörü demiyorum. Çünkü hoşgörülmeyecek durumlar dahi olsa, kırıp geçmek yerine tahammül etmek gerekir. Böylece soğukkanlı düşünüp hayatın çelişkilerini kabullenebiliriz.
07/10/2008 Erdem Resne, Binfikir Gazetesi Eylül sayısı köşe yazısı