Eğitim yolculuğumun en önemli duraklarından olan bir hocam, hiç unutmayacağım bir söz sarfetmişti: “hayvana verilen öneme bakarak bir toplumun uygarlık seviyesini öğrenebilirsiniz.” Üniversite döneminde ise, iletişim öğrencisi olarak şu gerçeği saptadım: bir toplum, yozlaşma kültürüne teslim olmuş TV’leri seyrettikçe, bilgi ve uygarlık seviyesi düşer. Bu iki gerçeğe eğildiğimde, son zamanlarda TV’de hayvan belgesel sayısının çoğalmasının hayır mı, şer mi olduğu konusunda ikileme düştüm açıkçası. Neyse ki modern hayatın tutarsızlıklarını, tarihin ibret verici dersleri sayesinde çözebiliyoruz.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinin ardından büyük zaferler ve devletin geleceği hakkında endişelenir. Vezir’ini çağırır ve sorar: “Ey Vezürüm, Devlet-ül Osmanlı ne zaman biter?” İlmin simgesi vezir cevap verir: “Ben bilmem, ben anlamam.” Padişah şaşkın ve kızgın bir ifadeyle sorusunu yineler. Vezir, bilmediğini ve anlamadığını tekrarlar. Fatih vezirine buyurur: “sen her şeyi bildiğin için burada değil misin? Yorgunluğuna verdim, bu gece düşün, yarın yine soracağım.” Ertesi sabah Padişah kalkar ve tez elden vezirine sorar: “Ey Vezürüm, Devlet-ül Osmanlı ne zaman biter?” Vezir der ki: “Ben bilmem, ben anlamam.” Çaresiz kalan Fatih, vezirini ölümle tehdit eder ve derhal makul bir cevap vermesini ister. Vezir de der ki: “Padişahım, dünden beri size cevap veriyorum ama duymuyorsunuz. Bir toplum ne zaman ki devlet işlerini sorgulamaz, o toplumun devleti o zaman çökmeye mahkûmdur.”
TV’deki hayvan belgesellerinin bu hikayeyle ne alakası var? Ben bilmem, ben anlamam demeyin. Devamı var...
Cezayir, Fransız sömürgesinden kurtulma savaşı verdikten sonra yüzyılın en kanlı “dinî iç savaş”larından birini yaşadı. O yılları tek karede özetleyen en iyi görüntü ise ne ilginçtir ki bir Fransız komedi filminde mevcut bence. Asteriks ve Oburiks / Görevimiz Kleopatra adlı film, Galyalılarla Romalıların savaşını alaylı (ve gerçek dışı) biçimde konu eder. İki ordu birbirine saldırdığı anda ekrana bir karides gelir ve bir spiker konuşur: “bu sahnenin olağanüstü şiddetini önlemek için size karidesle ilgili bir belgesel sunuyoruz.” 5 saniye sonra film tekrar başlar ve ortalık darma duman olmuştur. Bu ilginç fikir, filmde başrol oynayan Cezayir asıllı Fransız şovmen Jamel Debbouze’undur. Ülkesindeki savaş yıllarını sorgulayan Debbouze, baskıcı rejimle bir o kadar baskıcı İslami örgütlerin propagandalarını eleştirmiştir böylece. İnsanlar habere ihtiyaç duyarken gerçekler yıllar boyu “hayvan belgeselleriyle” gizlenmiştir.
Sonuç: Komünist rejimden kaçan Arnavut arkadaşım, İtalyan TV’sinde altın kasede yemek yiyen köpek reklamları görünce, “köpekler böyle yiyorsa kim bilir insanlar ne güzel yaşıyorlardır” derdi. Bugün ise Amerika ve Avrupa’da Guillermo Vargas Habacuc adında bir « sanatçı », sokak köpeklerini sanat galerilerinde aç susuz bırakıp « nasıl öldüklerini » sergiliyor ! Biz ise Belçika’da Brüksel-Halle-Vilvoorde, alım gücü, göçmen sorunu ve işsizlik; Türkiye’de AKP’ye kapatma davası, Ergenekon, içki yasağı gibi konular varken, hayvan belgeselleri izliyoruz. Acaba neden? Bana sorarsanız: “Ben bilmem, ben anlamam.”
30/05/2008, Erdem Resne, Binfikir Gazetesi Mayıs 2008 sayısı köşe yazısı