Genk’te bir fabrikanın, yabancı dil konuşulmasına yasak getirmesi, Türkçe medyada büyük yankı buldu. Yorumlar genellikle hakkımızın yendiği, Türklerin dışlandığı yönündeydi. Türkleri konu alan her haberde olduğu gibi maalesef yine olaylara tek taraflı bakıldı, düşünce eksikliği veya kötü niyetten dolayı taraf olan firmanın görüşleri neredeyse hiç yansıtılmadı.
Öncelikle şunu belirtelim: Türk işçilerin tepkisi büyük oranda haklıydı. Dil kullanımı yüzünden işten atılmaya kadar varacak cezalar kabul edilemez. Yemekhanede bile yabancı dil yasağı getirilmesi, dengesiz bir yaklaşım. Fakat olayları “ırkçılık” diye yorumlayan bazı basın organları, bu kadar ağır bir suçlama yönelttikleri firma yöneticilerine söz hakkı vermek zorundadır.
Bu yüzden Binfikir ve Milliyet için yaptığımız haberlerde yönetici Geert Vermote’ye söz verdik. Olayın ters yüzünü öğrenince, iki tarafın da haklılık payı eşitleniyor. Vermote, kimseyi işten atmak niyetinde olmadıklarını, somut olarak da yemekhanede Türkçe konuşan herkesi cezalandırmayacaklarını, sadece gerektiği zaman önlem alabilmek için ellerinde bir dayanak olması gerektiğini ve en zor şartları bile düşünmek zorunda olduklarını söylüyor.
Şahsen bu açıklamaların sadece yarısı beni tatmin etti. Ama bu bile, olaylara farklı bakmamız için yeterli. Okuyucunun da kendi fikrini oluşturması için bu açıklamaları sunmak, bir borçtur. Her olayda yaygara kopararak kendi toplumumuza zarar verdiğimizi artık anlamamız gerekiyor. Nasıl mı? Somut bir örnek yine geçtiğimiz ay yaşandı.
Yine medyamızın isyankar tutumu ve toplumun galeyana gelmesiyle yapıcı olabilecek bir tartışma çığrından çıktı ve T.C. Büyükelçisi Fuat Tanlay, olayda zarar gördü. Brüksel’deki Kürt lokali kundaklaması ve DHKP-C davası ile ilgili Belçika basınında çıkan makalelere cevaben gazetelere mektup gönderen Büyükelçinin mektupları ve St-Josse Belediye Başkanı Demannez’yle ilgili açıklamaları Türk basınında yayınlanınca, Tanlay’a içişlerine karıştığı gerekçesiyle “Sömürge Elçisi” suçlamaları geldi. Galeyana gelmek işte budur. Diplomasi, gazete köşelerinde kabadayı üslubuyla yapılan, Ahmet’in – Mehmet’in karışacağı bir iş değildir. Medyamız buna kalkışırsa, yarattığımız yaygaranın yükünü kendimiz taşımak zorunda kalırız. Medya, hak aranacak yer değildir. Hakkını arayacak olanlara sağlıklı ve kapsamlı bilginin bağımsız olarak sunulduğu yerdir. Bunu anlamamakta direnirsek, dünyaya at gözlüğüyle bakmaya ve toplumsal komplekslerimizle yaşamaya mahkum oluruz.
“Söz”ün ne kadar kuvvetli bir araç olduğunu her gün kişisel olaylarda farkedebiliriz. Sevdiğimiz birinin kötü sözüne alındığımız kadar, topluluk içinde itham edilince elimiz-kolumuz bağlanıyor. Gazete gibi kitlesel bir araç kullanınca bu güç, daha da büyüyor. Bu yüzden dil yasağına hemen ırkçı damgasını vurmadan, bizim gibi düşünmeyenleri damgalamadan önce elimizdeki verilere iyi bakmak zorundayız. O zaman “ırkçı” dediklerimizin sadece “hatalı”, “haksız” bulduklarımızın masumca “farklı” olduklarını anlarız.