René Descartes’ın ünlü sözünün “RTBF” versiyonlu bu başlığı, herhalde kartezyen düşünceyle bağdaşmayacak kadar absürt gelebilir ama mantık tiryakilerine önerim, Belçika’yı terketmeleridir... Zira burası Sürrealizm’in beşiği! Ve bir Brükselli olarak genlerime işlemiş bu gerçeküstücülüğe sahip çıkan RTBF’i Çarşamba akşamki yayını için kutlarım.
“Flamanlar bağımsızlıklarını ilan etti” konulu şaka yayınını tekrar izlerken, sürrealist bir ülkede yaşamayı iyice benimsedim. Sürrealizm nedir diye sorsanız, herhalde şu an kendimi örnek verebilirim: devşirme Belçikalı bir Türk gencinin, “programı beğendim” demesine rağmen Pazar günkü “Belçika’ya sahip çık” gösterisine katılmak istemesi. Ne tuhaftır ki çok sevdiğim Belçika’nın sonunu öngören bu yayın sayesinde buralı olmaktan tekrar gurur duydum. Her şeyi mümkün kılan bu alçakgönüllülük, her olaya karikatür gözüyle bakabilme yeteneği ve geleneği, beni bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurulandırıyor. Ve belki de Belçika’nın “ilelebet payidar” kalmasının sırrı, bu gerçeküstücülükten geçecek...
Birden aklıma geldi. Kartezyen mantık ve demokrasi beşiği Fransa’da TF1, “Korsika bağımsızlığını ilan etti” diye bir buçuk saatlik şaka yapsa, acaba yöneticilerinin başına ne gelirdi? TRT’nin durumunu ise düşünmek bile istemiyorum...
Yıllar önce bir Fransa – Cezayir dostluk maçında Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, “Milli marşımız ıslıklanıyor... gidiyorum” deyip stadı terketti. Oysa Belçika Anayasası’nda “Brabançonne”un nasıl icra edilmesi gerektiği bile yazmıyor. Hatta marş zamanla o kadar değişmiş ki 1873’teki savunma bakanının ikazıyla askerler artık sadece Bender’in versiyonunu çalabiliyor. Bunun dışında “Le Roi! La Loi! La Liberté!” diye bitmesiyle ünlü o hareketli Belçika marşının müziği, sadece geleneksel olarak çalınıyor. Ve dünyada deneysel çalışmalar dahilinde en çok katledilen marş, Belçika marşıdır. İster rap, ister jazz, ister... arabesk (!) tarzında yorumlayın, hatta notalarını değiştirin, kimse sizi “301”i ihlal etmekten yargılamaz. Tüm bunlara rağmen bu gerçeküstücü küçük ülke, güneşine hasret gökyüzünü sevdiğimiz bu ülke, böbür böbür büyüklüğüyle övünen Fransa’dan daha iyi entegre ediyor kendine, kıpır kıpır güneşli Akdenizli bizleri.
Toprak bütünlüğü, Milli marş... Ne kaldı sürrealizme kurban gitmeyen? Bayrak! O konuda da güzel bir anekdot anlatalım. Bir gün Grand-Place’taki belediye binasına, (eski) büroma girecekken, o görkemli kule’ye baktım ki ne göreyim? Gri tonlarda üç parçalı bir bayrak gökyüzüyle işbirliği yapmış, meydana hüzün döküyor. Belçika bayrağı mıydı bu? Acaba Kral mı ölmüştü? Almanlar bu kez Grand-Place’ı da mı bombalayacaktı? Telaşla içeriye girdim. Meğer o gün, “Renk körleri haftası”nın ilk günüymüş. Renk körü olsam Belçika bayrağını o gri tonlarda göreceğimi öğrenmiş oldum. Milli bir sembol kullanılarak fiziksel engeli bulunan insanların durumu ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Birkaç ay öncesini düşündüm. Bir turizm projesi nedeniyle tüm AB ülkelerinin bayrakları gerekiyordu. Elçiliklerin adres listesi bulundu, yola koyulduk. Danimarka elçiliğine girişimle birlikte çalışanların bakışı üzerime yığıldı. “Bayrağımızı ne yapacaksınız?” diye sordular. Projeyi anlattım. Kısa bir bekleyişten sonra bayrak getirildi, yanında da bir kullanım kılavuzu! Aynen aktarıyorum:
“Dannebrög’ün (Dan’ın bayrağı), 1238 yılında Kral Büyük Dan’ın düşmanla savaşı sırasında tam yenik düşecekken gökten bir ilahi destek simgesi olarak indiği rivayet edilir. Avrupa’nın en eski kraliyeti olan Danimarka’nın bayrağı da, kıtanın en eski bayrağıdır ve Danimarka toplumu, bu bayrağı kutsal bir simge olarak her yerde asar. (...) Danimarka bayrağı, kesinlike en alt tarafı insan boyunu aşacak şekilde asılmalıdır. Danimarka bayrağının kullanımı sona erince bayrak, önce uzunlamasına, ardından enlemesine, beyaz haccın görünemeyeceği şekilde katlanmalıdır zira bu beyazlık, bizim saflığımızı simgeler ve örtülmelidir...”
Kutsallığı severim. Fakat kutsallar uğruna tarih boyunca yapılmamış çılgınlık ve katliam kalmadı. Belçika bayrağı ise kutsallığı, insanlığın hizmetine sunacak kadar güzel bir gri tonlamasına bürünebiliyor, bir haftalığına...
Ölümünü göze alıyorum, o halde seviyorum. Bu başlığı bir kadına ithaf etmek aklınıza gelmezken bir ülkeye yazabiliyorsanız eğer, burası Belçika’dır. Hugo’yu, Marx’ı ve daha nicelerini ağırlayıp, ülkelerinde bulamadıkları söz hakkını onlara veren ülke. Magritte’in tablolarındaki sürrealist ülke. Maeterlinck’in Pelleas’lı ve Melisande’li kayıp ülkesi (Belçika Fransız edebiyatının en ünlü temsilcilerinden Maeterlinck’in Flaman olması da pek gerçek üstü bir olay!). O denli gerçekdışı bir ülke düşünün ki, “ulusal destan” olarak sunabildiği yegane eser, Charles de Coster’in “Ulenspiegel’in Efsanesi” olsun. Belçika’yla alakasız, şu an devlet birliğini tehdit eden Flaman milliyetçiliğinin orta çağda İspanyol Engizisyon güçlerine karşı direnişini anlatan Ulenspiegel Efsanesi!
Bu ülke, varolma gibi bir amacı bulunmadığı için yaşıyor. İyi ki de var! Bölünmüş toprağı, müziksiz marşı ve renksiz bayrağıyla...