Brüksel’de en son sinema’ya gittiğimde salonun tamamı Türkçe konuşuyordu. Dün ise Beyoğlu’nun orta yerinde tam bir Fransız akşamı vardı. Aslında Jeanne Moreau’nun “Yaşam Boyu Başarı” ödülünü almak için ta İstanbul’a gelmesi de isabet olmuş, zira Belçika’nın başkenti “küçük Paris”te bile rue de Malines’deki eski sinemanın kapanmasından bu yana, Emek sineması kadar güzel ve Fransız ihtişamına uyan salon, pek kalmadı…
“Yaşam Boyu Başarı”lı olmanın sırrını galiba Moreau’nun sözlerinde yakalayabilirsiniz. Mutluyum,…Bu ödülü X’e armağan ediyorum…fasılları yıllardır söylenedursun, 80 yaşına yaklaşan Jeanne Moreau hâlâ yaşamdan parıltılar alıp onları seyircisiyle paylaşabiliyor. Ödül için sinema yapılmaz diye düşünenlere inat, belki de zamana inat, ben ödül almaktan hiç usanmam, ve bu güzelliklere layık görülmek beni her zaman mutlu eder, diyordu. Ödül alınca kariyer sonuna yaklaşıldığını düşünmüyorum, kariyerim de olmadığına inanıyorum. Yaş, sadece rakamlardan ibarettir. Yaşlanmak, aşık olmayı engellemez; fakat aşık olmak, yaşlanmayı geciktirebilir. Moreau, eskimeyecek aşk filmlerinin yıldızıydı: Les Liaisons Dangereuses, Nikita, Les Amants, vs… Ve sinema’daki yeni akım yönetmenlerinin en güvendiği oyuncuydu. Yıldızının parladığı, Louis Malle’in “Ascenseur pour l’Échafaud” filminden sonra Orson Welles Moreau için “dünyanın en iyi oyuncusu” demişti.
Hâlâ en iyisi midir bilinmez ama gerçek şu ki Gala gecesinde gösterilen Le Temps qui Reste / Veda Vakti filmindeki “nispeten küçük” rolü de, konuşması sırasında sergilediği “yaşamla barışık” kadın imajına uyuyordu. Hastalığa yakalanıp tedavi olmak istemeyen ve babaannesini kendisi gibi ölüme çok yakın gören torununa, kullandığı bütün ilaçları sayarken, “en azından bunlar sayesinde sağlıklı ölürüm” deyince, ekranda babaanne değil, gerçek Jeanne Moreau konuşur gibiydi. Canlandırdığınız karakter içinde erimeyip asıl o karakteri kendiniz gibi yaşatmak, iyi aktörlük için kâfi ise, bu sahnedeki Jeanne Moreau hâlâ en iyilerin arasındadır.