Bir önceki yazıya kaldığım yerden devam ediyorum. Anlattıklarımla kalsa, öp de başına koy... Büyük bir Türk gazetesinin Brüksel muhabirliğinin boşaldığı sıralarda, yeni muhabir aranıyordu. Bir arkadaşım teklif etti, “yahu iyi para veriyorlarmış, başvursana...” “Peki sen nerden duydun?” diye sordum. Aldığım yanıt ilginçti.
Meğer muhabir bulma görevini, ünlü siyasetçilerimiz üstleniyormuş! Hepsi de elini çabuk tutup kendi çevrelerinden birini getirtmek için yırtınıyordular. Yaşasın bağımsız gazetecilik...
Bir de rumuzlu köşeler var, bilir misiniz? Yüreğiniz yetmeyince; imza attığınız yazıları kuzu kuzu meleyerek herkesi memnun edecek şekilde yazarsınız, ancak aslan kesilip kükrediğiniz makaleleri de uyduruk isimlerle geçiştirirsiniz. Bu hayvan sesi furyasında şimdilerde moda, miyavlamak: köşe adını geçtim ciddi ciddi resmini de koymuşlar. Kimileri vatan haini damgasını yemeyi bile göze alıp eleştirilerine adam akıllı imza atar, kimileriyse popülizm yaparken dahi halktan gizlenir – onlar en azından Binfikir karikatüristleri gibi tehdit edilmekten kurtulurlar!Dostum olsan bile gizlenme. Gizli dostlar, bilinen düşmanlardan betermiş.
Düğün haberi yapılmasını eleştiriyorduk. Etrafı iyi süzünce gazetecilikle düğüncülük arasında pek de fark olmadığını görürsünüz: eskiden gazeteciler düğüne giriyordu, şimdiyse düğüncüler gazetelerde çalışıyor... Şip şak... “Ooooh güzel ağ’bim siz de mi burdaydınız? Gelin halaya katılın, yerde bol para var!” Ne de olsa düğünlerde tanıdıklar bol.
Tanıdık dedim de, geçen gün yayın yönetmenim uyardı: “Her sitede ‘Belçika’da kim kimdir?’ bölümleri türedi. Önemli insanları sıralasalar neyse de, olur olmaz lokanta sahiplerini hatta aşçılarını bile, sırf tanıdıklar diye bu bölümlere katıyorlar!” İnanmadım, gidip baktım. Gerçekmiş. Buna da reklam diyorlar galiba. Değil mi? Değil ise, “hizmet” ise, Belçika’daki tüm Türk dönercilerinin listesini yayımlayın derim... Haksız rekabet olmasın yani!
Reklam alanında neden bu kadar katı olduğumu söyleyeyim de, özel bir sorunum olduğunu düşünmeyin: her medeni ülkede olduğu gibi Belçika’da da reklam konusu, yasalarca çerçevelenir. Reklam olduğu açıkça belli olmayan her ilanın altına “bu bir reklamdır” yazma zorunluluğu vardır. Ayrıca haber süsü verilmiş reklamlar da, tüketiciyi koruma yasaları uyarınca yasaklanır, zira bu yayınlar aldatıcı bilgiler verir ve “gerçeklerle, reklamın doğasında olan abartmalar arasındaki farkı görünmez kılarlar”. Ama yayıncılıkla uğraşanlar artık medya hukukunun, bırakın içeriğinden, varlığından bile habersiz. Zaten birbirimize karşı hukukumuz mu kaldı ki, medya hukukumuz olsun!
Neyse tüm bunlar Belçika’nın küçük Türkiye’sinde olan olaylar da, asıl kahkahalar attığım şudur: büyük gazetelerimizden birinin Brüksel temsilcisi hakkında sürekli “yahu bu adam hep haber veya başlık çalıyor” dedikoduları duyuyordum, herhalde kıskançlıktan öyle diyorlar diye düşünüyordum. Fransa’da çıkan varoş isyanı hakkında yorum yapan Türk yazarlarını okurken, bu meslektaşın makalesine denk geldim. Başlık için Fransızca güzel bir kelime oyunu bulmuş. Arka sayfaya geçtim, ne göreyim: bir önceki günün The Independent gazetesinin manşetinin fotoğrafı. İngiliz gazetesi, aynı kelime oyununu bir gün önce düşünüp yayımlamış! Tamam, çalmak olur da, kardeşim bari kendi gazetende kendini ele vermesene! Aslında yayın yönetmeni ben olsam, yazarla birlikte, bu hatayı görmeyip gazeteyi madara eden sayfa editörünün de kulağını çekerdim...
Bunları okuduktan sonra hâlâ şu sorulara cevap bulmakta zorlanıyor musunuz?
- neden bir Allah’ın Türk gazatecisi de düzgün Fransızca / Flamanca bilmez? (yılların gazetecileri, tercümanlar, hatta öğretmenler bile Fransızca bildiri yayımladıklarında ekranıma silgi süresim gelir.)
- neden aramızda dedikoduculuk bu kadar yaygın?
- neden paralı veya itibarlı insanlarla (işadamı, siyasetçi,...) gazeteciler bu kadar haşır-neşir?
- neden Türkler ortalama her yıl yeni bir gazete/site kurup birkaç zaman sonra bunu kapatır?
- ...
İlk bölümde yazdığım gibi, bunlar meslek ahlakından da öte, genel ahlak konularıdır. Sırf ucunda para ve prestij var diye beceremeyeceğiniz işlere girerseniz, bu sorular şamar gibi yüzünüzde patlar... Ama haklarını da vermek lazım: halk bunları okuyup soru sormazsa, malı götürene her yol mübahtır. Zaten haberi yapılanlar (reklamı yayımlananlar desem daha mı doğru olur?) da aynı kafada olmasa, böyle haber yaptırmazlar. Bu tutumu eleştirdiğimizde de bizleri “elit” bulduklarını söyler ve neden “aynı haberi örnek teşkil etsin diye düzgün yapmadığımızı” sorarlar, alay ederek. Binfikir’i çok “elit” olmakla ve haberlerini yapmamakla suçlayanlar, neden basın iletisi gönderirken Binfikir’e boykot uyguladıklarını da söylemeyi unutuyorlar? Siz gerçi haber vermeseniz de biz habere geliriz, önemli değil. Bu sitede en çok eleştirilen insan ve kurumlar bile yeri gelince haberlere konu olmuşlardır (olayın haber değeri olduğu sürece) ve yeri gelince övülmüşlerdir. Çünkü adil davranıyoruz ve kişilerle değil, icraatlarıyla uğraşıyoruz. İyiyse iyi, kötüyse kötü.