Bu bölümde özele inip gazetecilik alanındaki bazı anılarımı anlatacağım. Eminim ki çok güleceksiniz. Hemen uyarayım: amacım, ne polemik yaratmak, ne de kendimizi öne çıkarmak. Buradaki amaç sadece süregelen zararlı alışkanlıkları artık herkese aktarmak. Çünkü ilkeli gazetecilik yapmak isteyen bizler, bu alışkanlıklar yüzünden çok zorlanıyoruz. Evet, bizler diyorum: beğenmek veya beğenmemekte özgürsünüz, ancak ilkeli yayın alanında Binfikir’in eline kimse su dökemez, bunu da kabul etmek zorundasınız. Kaldı ki burda Binfikir dışındaki bazı gazeteciler için de konuşuyorum.
Binfikir’in basılıp dağıtılmasından bu yana farklı yerlerde hep aynı yorumu okudum: “bunlar da ya bir sponsor bulmuşlardır, ya da birinin dalkavukluğunu yapmak için bir yerlerden ödenek alıyorlardır.” Gazeteci diye geçinenlerin en önemli görevi, duyduklarını kaynaklarla desteklemektir. Kaldı ki Binfikir’in durumunu öğrenmek hiç de zor değil: Belçika yasalarınca yasak olmasına rağmen çoğunluk gibi dernek çatıları altında para kırmıyoruz (artık dernek yasaları katılaştı, benim size önerim vakıf kurmanız, orada birkaç yıl daha yasadışı hareket edebilirsiniz!); gönüllü yayın kurulumuzun yazdıklarını basmakla yükümlü bir şirket var, Binfikir o şirkete ait. Takır takır vergisini ödeyip her kuruşun hesabını veriyor. Tabii şirket sırlarıyla ilgilenmiyorum, benim görevim yazmak, ama söz veriyorum: eğer bir gün biri, Binfikir’in ödenek veya reklamsız sponsorluk aldığını kanıtlarsa, ben bu köşeden meslek ahlakı gereği ayrılırım!
Kaldı ki bizleri eleştirenlerin kendi durumları, pek parlak değil...
Ekim 2003’teydi sanırım. Bir dernek önünde duayen ağabeylerimizle (ne var ki “çırak ustayı geçer” deyimine hep inanmışımdır...) sohbet ederken bunların biri bana “seni Türk gazetelerinden birine muhabir yapalım” dedi (sevgili dostum Fikret Aydemir de şahittir, hatta kendisiyle o akşam tanıştık). Şartları sorunca aslında iyice sömürüleceğimi anladığım için “sağolun, kalsın. Benim gazetecilik anlayışımla bağdaşmaz” dedim. Bazen fazla idealist olduğum için kendime kızarım ama, iyi ki de kabul etmemişim. Dün o muhabirliği öven aynı şahıslar, bugün oradan ayrıldıkları için aynı gazeteler hakkında demediklerini bırakmıyor, bu sömürü mantığı yüzünden yerel medyanın da düzgün işlemediğini söylüyorlar. Üstelik ahlak dersi verip, uzun uzun Belçika’da gazetecilik anlayışını nasıl değiştirdiklerini anlatıyorlar.
Aslında haksız da değiller, anlayış çok değişti: bir medya kuruluşu için aynı insanlar hem haber, hem reklamcılık yaparsa, buna yozlaşma ve çıkar çatışması denir. Ama maalesef bu artık her site ve gazetede alışılagelmiş bir durum. O denli ki bir gazetenin manşetinden verilen mağaza açılışlarının altında “geniş haber a, b, ve c sayfalarında” yazılı olmasına rağmen, bahsi geçen sayfalara göz attığınızda “haber” değil “ilan” görüyorsunuz!
Tarih 30 Aralık 2004. Yılbaşına bir gün kala bir dernekte oturuyoruz. Masanın etrafında Brüksel Türkiye’sinin önde gelen şahısları bulunuyor. Hatta Türkiye’den önemli bir konuk. Birbirlerine yağ çekmekle meşgul iki gazeteciden biri, diğeri masadan ayrıldıktan sonra aslında reklamcılık ilişkileri sayesinde eski dostunu nasıl yaşattığını, ardından görüş ayrılığına düşünce onu maaşlı muhabirlik görevinden nasıl kovdurduğunu ve çıkardığı gazetenin reklam gelirlerini yine aynı ilişkiler sayesinde nasıl baltaladığını, büyük bir kıvançla anlatıyordu.
İşte bu pespaye ilişkiler yüzündendir ki bazen Binfikir adına söyleşiye gittiğimizde, “reklam verebilir miyiz?, haberi kaç paraya yapıyorsunuz?” diye sorularla karşılaşıyoruz. Evet, iddia edenler haklıymış: gazetecilik anlayışı epey değişmiş... Hatta pastadan en ufak payı kapmak için Türk reklam piyasasını tamamen kırmışlar: bugün profesyonel bir ilanın tasarım fiyatı normal standartlarda 1000 avro’yken (yine bilmeden atıyor demeyin: Brüksel Kermesi ve Çizgi Dizi festivalinin promosyon bölümünden sorumluyum, yani işim bu...) Türk piyasasında bir sayfalık reklamı 50 avro’ya yaptırıyorlar. Tabii Belçikalılar bu fiyata çalışmayacağı için, sömürülen yine Türkler oluyor. Sonra da “eşit işler için Belçikalılar, yabancılardan daha iyi para kazanıyor, bu ne haksızlık” diye ağlaşıyorlar, oysa sömüren de, sömürülen de biziz. Başkalarının sizi insan yerine koymasını istiyorsanız, önce kendinize insan gibi davranmayı öğreneceksiniz. İşte hal budur: bu kadar değersizleştirdikleri bir piyasa için (50 avro için!) kavga edip birbirlerini yerler.
Reklamın ne olduğunu bile bilmeyen, sırf “çorbada bizim de tuzumuz olsun” diye ilan veren kişilere , prensip gereği destek almadığımızı, sadece reklam aldığımızı söyleyen arkadaşımız da “ulan iyilikten de anlamazsınız” gibi saçma sapan laflarla karşı karşıya kalıyor.
Ama düşündükçe, yadırgamamak gerektiğini anlıyorum: “bana ‘neden Belçika gazeteleri için yazmıyorsun? Neden Türkleri savunuyorsun?’ diye soruyorlar. Ben de parayı kim verirse ona yazacağımı söyledim” diyen meslektaş bile hatırlıyorum. Gazteciliğin profesyonelce ve ücretli olarak yapılması tabii en mantıklısı; fakat bu ücreti reklam veya “kalemşörlük” karşılığı alıp profesyonellik taslayanlar da var...
Devam edecek