Dizi olarak yayımlanacak bu yazıların ilkinde genel bir gözlem paylaşacağım : Türkler arasındaki «faaliyet iflası». Dikkat çekmek istediğim nokta şu: geçenlerde Belçika’da Yaşayan Türkler öbeğinde bir tartışma gözüme çarptı. «Belçika’daki Türkçe yayın organlarında yaprak dökümü»nden açılan tartışmaya katılanlardan biri, Türkler arasındaki «faaliyet iflası» diyebileceğim konuda cesur bir çıkış yapmış. Kısaca anlatmak istediği şu :
140.000 nüfuslu bir toplulukta onlarca «haber» sitesi, gazete-dergiler, sanatsal faaliyetler, dernekler,… Belçika nüfusunun toplamını değerlendirince, oranlar çok yüksek. Dergilerin birer birer yok olması kimilerine üzücü gelebilir, fakat o kadarına da ihtiyaç yok.
Bu fikri neden mi cesur buldum ? İfade özgürlüğü uğruna, artık boş laf edenlere eleştiri getirmek imkansız oluyor : «sen nasıl benim ifade özgürlüğüme karşı çıkarsın…». Gerçekten fikri olanların konuşmasını isterseniz hemen «elitist» damgası yiyorsunuz. Yıllardır bunu düşündüm ama ifade etmekte zorlandım ve sustum : modern yaşamın sağladığı olanaklardan faydalanmak, sanat - toplumsal yaşam - haber ile ilgilenmek, bunlar güzel şeyler. Ama bir toplumda herkes, her şeyi yapacak kabiliyette değildir. Bizim de Türk toplumu olarak bu tevazu’yu göstermemiz gerekir. Herkes sanat sevebilir ama üretken olamaz; herkes haber alıp verebilir ama analiz yapacak düzeyde birikimli olamaz; herkes dernek kurabilir ama toplumsal meselelere çözüm getiremez. Bu yüzden toplum olarak taşıdığımız her şeye el atma huyumuzdan vazgeçmeliyiz. Tüketim ve eğlenceye dayalı yeni toplumsal kültürün bireylere dayattığı «kendini ifade et», «kendini bul», «hayatını yönlendir» mesajları, kimilerinin kabuğunu kırmasını sağlayabilir ; fakat henüz karakter oluşturma çağında bulunan veya zihinsel gelişimini tamamlayamamış beyinlere böyle dayatmalar getirmek, derin kişilik travmalarına yol açabiliyor: sadece özentiye dayalı girişimler de başarısızlıkla sonuçlanınca, insanların «gerçekten ne yapmak istiyorum» sorusuna yanıt bulmaları gecikiyor. Ve bu, sadece şahıslara değil, tüm topluma zararlı hale geliyor, zira bir toplumda herkes aynı uğraşlara yönelirse, gerekli bazı işlevler de aksıyor. Sakın faşist bir «toplumu sınıflandırma» düşüncesinde olduğumu zannetmeyin. Eğer herkes istediğinden emin ve isteklerine uygun bir biçimde ilerliyorsa; seçimlerini hazmediyor ve kişisel gelişimini böylece gerçekleştirmiş hissediyorsa, diyecek lafım yok: isterse varsın herkes heykeltraş olsun.
Ama isim yapmak için, birine yaranmak için, «varoluş» savaşı ve ilkel ifade içgüdüsünü dışa vurmak için bazı işlere soyunuluyorsa, burada durmak gerekir : «faaliyet iflası» diye adlandırdığım kavram işte budur.
Daha dün konuştuğum RTBF’ten Belçikalı bir gazeteci, «sizler kadar örgütlenmiş bir toplum görmedim» diyordu. Peki «örgütlendiğimiz» kadar «etkili» miyiz ?
Egolarımıza biraz hükmetsek; her yaptığımızın «vazgeçilmez» olmadığını kavrasak; ve sadece yaptığımızdan çıkardığımız kişisel haz ve bundan etrafımıza yayabildiğimiz birikim kadar etkimiz olduğunu kabul etsek, belki kendimize de topluma da daha yararlı oluruz.
Geçenlerde de bir arkadaşla konu açıldı : bir siyasi analiz mi daha etkili, yoksa bir şiir mi ? Kendisi biraz da ironik bir şekilde kişisel yazıların aslında pek önemli olmadığını kastetti ve toplumsal meselelere dikkat çekip halkı aydınlatmanın önemini vurguladı. Sorusuna kesin cevabım yok (zaten hayatta kesin bir şey olduğuna inanmıyorum), ama şahsen şiir derim : çünkü duygu paylaşmak, insanı insan yapmaya bir nebze katkıda bulunmak, bence « insan insana anlaşamadığımızın itirafı » olan toplumsal düzen ihtiyacından daha önemli.
«Peki sen neden yazıyorsun ?» diyebilirsiniz. İhtiyaç. Eleştirdiğim tutuma belki kendimi de dahil edebilirim. Ama şunu söyleyebilirim en azından : bazıları gibi kendimi «misyon sahibi» hissetmiyorum. Büyük iş yaptığımı da düşünmüyorum. Sadece istediğim ve hazmettiğim şeyleri yapıyor ve yazıyorum, özentisiz seçtiğim yolda yürüyorum. «Bunu da deneyeyim, belki isim yapar – para kazanırım» kaygım yok. Ama maalesef bu fikir furyasındaki herkesin aynı saflıkta olmadığını gördüm bu süreçte.
Bütün bunların, yazının başlığıyla ne alakası var diye sorabilirsiniz : hayattan beklentilerini belirlemek ve özenti değil, istek doğrultusunda hareket etmek; iyi olmadığın veya aslında sevmediğini farkettiğin işlerden zamanında vazgeçebilmek; «topluma hizmet ediyorum» diye yaptıklarının aslında kişisel tatmin olduğunu kabul etmek; tüm bunlar, kendine, etrafindakilere, ve işine karşı olan bir AHLAK meselesidir !
Hiç kimse, inandığı değerleri sokakta bulmuyor. Eğer açlık ve sefalete karşı dernek kuruyorsanız, bunu sadece ilkeler öyle buyuruyor diye yapmıyorsunuzdur. Açlıktan ölen birini görmenin, insanlığınızdan kalan bir yarınıza verdiği acıdan dolayı; daha da önemlisi, en temel dürtü olan « yaşama » dürtüsünün sizde uyandırdığı acıma ve korunma duygusundan dolayı hareket ediyorsunuzdur. Keza sanat; topluma en büyük yararı olan faaliyettir bence, ama bir o kadar da kişisel tatmin ve ifade ihtiyacının en yüksek olduğu uğraştır. Tüm bunları kabul etmek; «insancı» diye geçinmeden önce «insan» olduğunu sezmek; dürüstlük ve dolayısıyla AHLAK meselesidir !
Sonraki yazılarımda örnekleyeceğim meslek ahlakı alanındaki eksikliklerimiz, işte bu temel hatamızdan kaynaklanıyor : olur olmaz her işe sarılma, şan-şöhret peşinde koşma, kısa yoldan köşe dönmek uğruna hiç alakamız olmayan sektörlerde boy gösterme. Ve çok ses çıkaranın haklı olduğu bir toplum oluşturduğumuz için, bu faaliyet iflası yüzünden her alanda gerçekten istekli ve becerikli bireylerin sesi duyulmuyor, kaliteli icraatlar diğerleri arasında sele kapılıp gidiyor. Hakedenin önünü tıkamamak da bir AHLAK meselesidir.