Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin kurucularından, öncü isimlerinden Uğur Mumcu’ya 15 yıl önce yönelen saldırı, aynı anda tüm Türkiye gazeteciliğini ve gazetecilerini hedeflemişti...
Avrupa’nın çeşitli kentlerinde başta Uğur Mumcu olmak üzere özgür düşünceye yönelik saldırılarda kaybettiğimiz öncü gazetecileri anmak amacıyla etkinlikler düzenleyerek, bu saldırıların karşısındaki cepheye güç veren tüm örgütlere, emeği geçen kişilere sonsuz teşekkürler..
Hrant Dink cinayetinden bir yıl sonra, soruşturmayla ilgili her gün bir yenisini izlediğimiz skandallar, Türkiye’nin, Türkiye’deki iç barışın, Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi mücadelesinin, Türkiye’deki gazeteciliğin, Türkiye’deki gazetecilerin ve “bilgiyi araştırma, edinme ve yayma” hakkının çok ağır bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor...
***
Türkiye’de son yüzyıl içinde öldürülen gazeteci sayısı 60’ı aşıyor...
Her iki yılda bir gazeteciye kıyılmış...
Yaklaşık 30 yıldır öldürülen gazeteci ve yazarların sayısı 50’ye yaklaşıyor...
29 yıl önce, 1 Şubat 1979’da, Milliyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, „milliyetçi“ faşistler tarafından öldürüldü...
15 yıl önce, 24 Ocak 1993’te, Cumhuriyet gazetesinin yazarı Uğur Mumcu, „şeriatçı“ faşistler tarafından öldürüldü.
Ve bir yıl önce, 19 Ocak 2007’de, Türkiye solunun içinden gelen, Türkiye’de çok ihtiyacımız olan „birlikte yaşama kültürü“nün öncülerinden Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, „milliyetçi“, „şeriatçı“ faşistler tarafından öldürüldü...
Elbette 14'er yıl arayla işlenen bu cinayetlerin ardındaki siyasal güçler, siyasal hedefler belli.. Ama tetikçilerinin büyük kısmının yakalanıp, cezalandırılmış olmasına rağmen bu cinayetler tam olarak aydınlatılmadı, aydınlatılamadı, karanlıkta bırakıldı.
Abdi İpekçi’ye, Uğur Mumcu’ya, Turan Dursun'a, Ahmet Taner Kışlalı'ya, Bahriye Üçok'a, Muammer Aksoy'a, Musa Anter’e, Metin Göktepe'ye, Hrant Dink'e yönelen saldırılar bir büyük komplonun parçaları...
Devletin ilgili kurumlarının, „derin devlet“ denen şeyin bu saldırıların ardındaki komployu, hesapları, kişileri, yapıları bilmemesi mümkün değil... Zaten Uğur Mumcu’ya yönelik saldırıyı soruşturan bir askeri savcı, eşine devlet istese, bu cinayetin hemen aydınlatılacağını söylerken, bir yerde bunu itiraf ediyordu.. Abdi İpekçi’yi kurşunladığı kabul edilen tetikçiyi, hapisten kaçıranlar, Avrupa’ya çıkaranlar arasında devlet görevlilerinin, devletçe görevlendirilmiş kişilerin bulunduğu iddiaları halen ortada... Onlar hakkında „vatan için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir“ diyen başbakanları, „her terör eylemi yapan terörist değildir“ diyen güvenlik görevlililerini de unutmayalım.
Sonuçta en azından bir bölümüyle, bir takım görevlileri aracılığıyla devletin, kendi ülkesine, kendi halkına yönelik bir komplonun parçası olduğu görülüyor. Ve bu yüzden de bu cinayetler aydınlanmıyor..
Adalet, tetikçilerini, bombacılarını yargılayıp, mahkum ettiği bu saldırıları tam olarak aydınlatmıyor, aydınlatamıyor...
Bu yüzden karanlıklar egemen oluyor ülkemize...
Türkiye fikirleri, yazdıkları zararlı bulunan gazetecilerin öldürüldüğü bir ülke..
Ve öldürenlerin de hep birbirine benzediği bir ülke...
Örnek aldıkları kişiler de bazı medya organlarının desteğiyle 'büyüyen' televizyon dizisi kahramanları. Kurtlar Vadisi’ni hatırlayalım… Türkiye bu diziyle sokaklarda çocukların ellerinde oyuncak tabancalarla ‘Kurtlar Vadisi’ oynadığı bir ülke haline getirildi. Çocuklar, ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusuna, bu dizinin her fırsatta çok sayıda 'kötü'yü öldürerek, cezalandıran ‘Polat Alemdar’ıyla yanıtlıyorlar. Yani çocuklar ‘Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı olacağım’ diyorlar... Ve oluyorlar da.. 17 yaşına gelince ellerine verilen silahları kuşanıp, gösterilen hedefleri vuruyorlar. Trabzon’da bir Hıristiyan din adamını vuran böyleydi. Hrant Dink’i vuran da.. Malatya katliamını gerçekleştirenler de. Ve bunların hepsi halkın bir kesimi tarafından kahraman olarak görülüyor... Türkiye gençliğinin önemli bir bölümünün kendilerini „vatan için kurşun atan“ bu kahramanlarla özdeşleştirdiğini gözlemleyebiliyoruz.
Bütün bunlar gazeteci – yazar cinayetlerinin aydınlatılmasına karşı olanların oldukça güçlü olduğunu gösteriyor....
***
Türkiye, bu saldırının ardındaki güçlere ve onun faşist tetikçilerine direnme göreviyle karşı karşıyadır. Gazeteciler bu direnişi saldırıların ve saldırganların teşhisiyle, sorumlularının da teşhiriyle gerçekleştirebilirler..
Avrupa’daki Türk gazetecilerin büyük bölümü, ülkemizde gazetecilere yönelik saldırıları ve tehditleri büyük duyarlıkla izliyor. Onlar, ülkemizi faşizme, ırkçılığa, faşist teröristlere, linç kültürüne teslim etmemek için direnen meslektaşlarımızla dayanışma içinde olmaya, gerekli desteği vermeye, etkin dayanışma içinde olmaya kararlıdır.
Bu saldırganların tehditlerine maruz kalan gazetecilere, yazarlara destek olunmalı, onlara yönelik “uluslararası dayanışma”nın etkin olması için çaba gösterilmelidir...
Avrupa'daki örgütlü Türk gazeteciler, Türkiye'de gazeteci öldüren komploları çözmek için direnen meslektaşlarımızı hayranlıkla ve saygıyla takip ediyor.
Onlara bu yolda her türlü destek verilmelidir.
Ve Türkiye'deki karanlıkları sorgulayanlara da..
Çünkü kurtuluşun “bebeklerden katiller yaratan karanlıkların sorgulanması”na bağlı olduğu artık biliniyor.
Gürsel Köksal - Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) Başkanı (23 Ocak 2008, Frankfurt)