Siyasi yanılgılarımızın neredeyse tamamının en önemli sebebi, buradaki Türk dernekleri ve siyasetçilerinin, Türkiye üzerinden siyaset yapmalarıdır. Görüşü ne olursa olsun buradaki dernekler, varoluşlarının yegane sebebi olarak Türk toplumunu savunma gereğini gösteriyorlar. Ayrıca, bu toplumun yüksek düzeydeki milli duygularından faydalanarak, siyasi ve felsefi düşüncelerini, Türkiye’deki kriterlere göre belirliyorlar. Belçika’daki Türklerin günlük yaşamlarında karşılaştıkları sorunlara cevap getirecek, yerel meselelerle ilgilenecek, ırk-din-felsefi görüş farkı gözetmeden sadece sosyal bir grubun (işçiler, eğitimciler, ilticacılar...) çıkarlarını koruyacak kaç tane Türk derneği sayabilirsiniz? Hiç bir tane.
Tabii ki topluca göç eden bir topluluğun yurt dışında yaşadığı sorunlar, bazen genel değil de daha ziyade hususi cevaplar gerektirir. O yüzden her toplum gibi Türklerin de burada topluca haklarını aramaları, doğru bir girişimdir. Hatta kendi ülkelerinin meselelerini de, lobiler aracılığıyla savunmaları, en doğal haklarıdır. Fakat buradaki her derneğin, yerel gerçeklerden kopuk bir biçimde sadece “Anavatan”a odaklanması, başlı başına lobi gibi çalışması, çok sağlıksız sonuçlar doğuruyor: bir yandan, entegrasyon süreci uzayıp zorlaşıyor; diğer yandan, yerel sorunlara ilgi duymayan Türk insanlarının, kendilerini tam anlamıyla “buranın vatandaşı” gibi görmeleri önleniyor. Oysa kendi vatandaşlığını hissetmek, sadece ana kültür’le bağları koparmak olarak algılanmamalı. Tam tersi, kendini vatandaş hissetmek, yerel devlet’e karşı hak ve sorumluluk duygularının oluşmasını da beraberinde getirir. Maalesef unuttuğumuz bir kavram bu: hakkını arayan insan, sorumluluklarını da yerine getirmeli. Ve ilk sorumluluk, yerel yasaları, siyasi ve sosyal gelişimleri, vs... takip etmektir.
Ancak Türkiye’ye odaklanmış dernekler, bu süreci önlemekle birlikte, buradaki Türk vatandaşlarına aslında daha fazla zarar veriyorlar.
Bundan bir kaç hafta önce, Belçika Türk Koordinasyon Kurulu başkanının bir makalesini hayretle okudum. Kendilerine verilen ödenekleri keseceğini açıklayan Büyükelçi’ye yükleniyordu: “Sayın Büyükelçiliğimizin de bir şekilde artık dernekçiliğede soyunmuş olduğunu öğrendik.
Devletin her işini başarı ile yaptıkları gibi bunuda becereceklerinden hiç bir şüphemiz olmayan sayın Büyükelçimize ve Başkonsoloslarımıza yeni görevlerinde üstün başarılar dilerim. Bizim devlet büyüklerimiz çok büyüktür her şeyden çok iyi anlarlar. Halk bilmez devlet bilir, halk yapamaz, devlet yapar, halk devlet için vardır. Ama ne hikmetse onlar devlete maaş karşılığı hizmet eder. Biz dernekçiler ise cebimizden harcayarak hizmet ederiz.” Daha geçen hafta bu köşe’de elçiliğin Müslümanlar kurulu’yla ilgili tutumunu eleştirmiştim. Fakat yiğidi öldür, hakkını yeme. Yıllar sonra ilk kez buradaki Türk toplumuna açılımcı bir şekilde kendini ifade etme olanağı sağlayan büyükelçi’nin, bu eleştiriyi haketmediğini düşünüyorum. Madem elçiliğin “dernekçilik yapması” eleştiriliyor, derneklerimiz de devlet yerine siyaset yapmasın, dernekçilikle uğraşsın... Üstelik ne ilginçtir, “her şeyi devlet bilir” diye iğneleyeci bu sözleri, ödenek aldığı sürece “devletçi” tutum sergileyen biri sarfediyor!1
Şimdi gelelim siyasetçilere. Aralık 2002’de daha öğrenciyken, adını vermeyeceğim bir belediyenin Meclis üyesi olan adını vermeyeceğim bir Türk siyasetçisiyle röportaj yapıyordum. Şu soruyu sormuştum kendisine: “Türkleri savunmak amacıyla siyaset yaptığını açıklayan biri olarak, neden bulunduğunuz parti’yi seçtiniz? Azınlıklarla ilgili bir politikası yok. Sosyal olarak alt basamaklardaki Türklere de hitap etmiyor...” Off the record olarak aldığım cevap ilginçti: “Ben, nerede daha kolay seçilebilirsem orada aday olurum. Seçilemezsem toplumuma nasıl hizmet edeyim ki?”
Yani esnek bir dünya görüşü. Partilerin tutumu önemli değil, seçileyim yeter. Kendinizi görüşleriyle bağdaştırmadığınız bir parti’de ne kadar aktif siyaset yapabilirsiniz acaba? Yukarıda da belirttiğim gibi, yerel meselelere karşı ilgi duyup, tavır almak gerekiyor. Oysa Türk siyasetçileri de, derneklerimiz misali Türkiye üzerinden siyaset yaptıkları için, bu olgudan yoksullar.
Geçen hafta dernekçilikle çokça ilgilenen Faslı bir bayan arkadaşımla konuşuyordum. Kendisi de aynı gözlemi dile getirdi: “bugün Schaerbeek’te güzel bir afiş gördüm. Kültürel faaliyet olduğunu anladım. Fakat sadece Türkçe yazıldığı için kendimi dışlanmış hissettim. Neden siz Türkler, diğer topluluları faaliyetlerinizden dışlıyorsunuz? Üstelik bu şekilde davranarak, yerel siyasetten ve sosyal sorunlardan da uzak durup, kendinizi söz hakkınızdan mahrum ediyorsunuz.”
Kıvırtmadan görüşümü açıklayayım: şu anki çalışma sistemleri ve uğraştıkları meseleleri göz önüne alırsak, Türk derneklerinin en büyük etkisi, Türk toplumunun tehlikeli bir biçimde getolaşmasını sağlamaktır.
Erdem Resne – 23 Ocak 2005
1 Burada amacım, ne devlet adına taraf tutmak, ne de dernekleri haksız kılmak. Sadece değişken ve popülist tutumları aktarmak.